Ders kalma

Faculty of Economics and Administrative Sciences. Share. Share × Ders Geçme - Kalma Durumları GANO vs. YANO. GANO= Genel Ağırlıklı Not Ortalaması. Bu metinde ortalama diye bahsettiğimiz şey. Metinde ortalama lafı geçiyorsa bilin ki GANO dan bahsediliyordur. YANO= Yarıyıl Ağırlıklı Not Ortalaması. Sadece ilgili dönem içerisinde çeşitli avantaşları vardır. Eğitim sistemi bir kez daha değişiyor. Liselerde ders sayıları kademeli olarak azaltılacak. Sınıfta kalma uygulaması geri dönecek. 2020-2021 yılında liselerde sınıf geçme-sınıfta kalma ile ilgili hususlar MEB Ortaöğretim Genel Müdürlüğü 2020-2021 yılı liselerde sınıf geçme ve ders sorumluluğu ile ilgili bir çok soruya cevap verdi. Ders yılı sonunda her bir dersten iki dönem puanı bulunmak kaydıyla doğrudan sınıfını geçemeyen öğrencilerden; bir sınıfta başarısız ders sayısı en fazla 3 ders olanlar sorumlu olarak sınıflarını geçer. Ancak alt sınıflar da dâhil toplam 6 dersten fazla başarısız dersi bulunanlar sınıf tekrar eder. Tek ders sınavı için tek ders dilekçesi ile yaptığınız başvuruyu geri çekmenize gerek bulunmuyor. Eğer belirli kriterleri taşımıyor iseniz zaten sınava girme hakkınız olmayacaktır. Pek çok üniversitede tek ders sınavına girme hakkı bir kezdir. Öğrenci girdiği tek dersten başarısız olduğu durumda o dersi normal ... Ders geçme oranı alttaki gibidir; Vize (Ara) Sınav %30. Final (Yıl Sonu) Sınavı %70. Bütünleme Sınavı %70. Ders geçmek için aldığınız ve almanız gereken puan tablosu için buraya tıklayın. Geçme ve kalma durumunuzu şemadan rahatlıkla tespit edebilirsiniz. Henüz sınava girmeden mezuna kalma fikri oluşturan arkadaş! Sen hemen çık bu yazıdan ve git ders çalış! Henüz senin için maç bitmedi. Evet, şimdi tam anlamıyla hazırız. Sanırım tek bir yazı ile derdinizi çözemem. O yüzden bir yazı serisi yapmaya karar verdim. Bu yazı bir ayrım noktası olacak.

YURTDIŞINA GİTME REHBERİ-TOPLADIĞIM BİLGİLER

2020.09.12 20:54 melabaa YURTDIŞINA GİTME REHBERİ-TOPLADIĞIM BİLGİLER

Toplanın pek sevgili vadan hayinleri.
facebook'a hiç girmemiştim, bu grubu reddit'te buldum. bir sürü gönderinizi çalıp whatsapp gruplarda karıları güldürüp üstünüzden prim kastım, şimdi de topladığım bilgileri vererek karşılığını vereyim diyorum.
son zamanlarda sürekli yurtdışına nasıl gidilir, ne yarrak yeriz, gitsek bizi sikerler mi, hadi 1 kere siktiler ondan bir şey çıkmaz ama avrupalının bdsm kölesi olmayalım tarzında paylaşımlar görüyorum. son 2-3 senedir bütün hayatını yurtdışına gitmek üzerine ayarlayan birisi olarak nasıl gidebilineceğini bölüm bölüm anlatayım.
Öncelikle şunu belirteyim. İNGİLİZCE ÖĞRENMEK ZORUNDASINIZ. öyle benim ingilizcem var ama bana kadar var demekle olmuyor amk. bi siz akıllısınız ingilizce bilmeden giderseniz adamlar size suriyeli muamelesi yapacak doğal olarak. iş bulmaya çalışacaksınız adamla konuşamayacaksınız. bir bar göreceksiniz girerken kim bu aq sığırı diyecekler. bir kız göreceksiniz are you kola derken ya kız size sapık diyecek ya dalga geçileceksiniz. hıyarlık yapmayın, kendinizi küçük düşürmeyin öğrenin şu siktiğimin dilini. seviye olarak C1 falan gitmek için yeterli. kraliçeye sunum yapmayacaksınız sonuçta. udemy'de kurslar 25 lira alın takip ederek başlayın.
1-)evlenerek gitmek. bu iş eğer yurtdışında tanıdık düzgün birisi, uzaktan aile dostu, sizi de yanında isteyen gevşek bir akraba falan yoksa imkansıza yakın gençler. 5000 km öteden yamuk sikle ingiliz düşüremezsiniz. öyle bir yakışıklılığınız varsa zaten gidin manken olun amk.
2-)iltica bunu da görüyorum, eğer çok belirgin bir siyasi davanız, siyasi aranmanız vs yoksa kabul etmeleri çoğunlukla zor. adamlar bizim gibi değil amk adamların sınır kapısı cidden sınır kapısı. öyle ben aleviyim benim kapıma çarpı atacaklar diyen herkesi alsalardı türkiye'de alevi iran'da müslüman kalmazdı. adamları gerçekten türkiye'ye döndüğünüzde hayatınızın tehlikede olduğuna ikna etmeniz lazım. sıkıntılı bir olay valla, benim götüm yemez. ama bu konuyu merak ediyorsanız amerika'nın "ıslak ayak kuru ayak" politakasına vs bakın, araştırmanızı iyi yapın, böcek muamelesi görüp sonra da siktiredilme riskiniz olduğunu da unutmayın.
3-)iş bulma beyler valla bu denenebilir. kaybedecek bir şeyimiz yok aq. linkedin vs platformlara CV bırakın. benim denediğim olaylardan birisi de bu. adamlar genel olarak kaliteli eleman almak istiyor ama bunu belirtelim. eğer güzel bir üni bölümünde okuyorsanız, bitirmişseniz, 1-2 kurs sertifikasıyla destekliyorsanız işiniz kolaylaşıyor. bende onlar yok ben kendimi siktireyim insan kaynaklarına derseniz ona göre bir şey yapmaya başlayın aq. yazılım ve genel olarak siber güvenlik en sağlam konulardan. udemy, youtube ve coursera çok işe yarıyor. siktiğimin ingilizcesi zorunlu.
4-)yüksek lisansla gitmek bu da benim denediğim olaylardan birisi. şu an açıköğretimden yöneyim bilişim sistemleri fakültesindeyim. açıköğretim falan ama yüksek lisans şansı veriyor. parayı bastırınca hemen hemen her ülkede yüksek lisans yapabiliyorsunuz, üstüne bittikten sonra çalışma izni de veriyor. işi bulduktan sonra vizeyi uzata uzata vatandaşlığa kadar gidiliyor. düzgün bir alan seçin. yalnız bu olay para gerektiriyor. yıllık 15k gözden çıkarsanız 30k, giderlerle 40k$ para lazım. yapacak bir şey yok kuralları ben koymuyorum.
5-)dil okuluyla gitmek valla baktınız olmuyor en yapılabilir işlerden birisi bu. kanada'ya üniversitelerin açtığı dil kurslarına giderek, kursu bitirdikten sonra üniversiteye girişte dil şartını halletmiş oluyorsunuz. bu sürede ortama alışmış oluyorsunuz, üni sonrası çalışma izni alabiliyorsunuz 3 yıllık. ama şöyle bir sıkıntı var ne olduğunu olacağını iyi araştırın. üniversitelerin ve dil okullarının istekleri farklı olabiliyor. bazı üniler bitirdikten sonra çalışma izni vermiyor falan. iyi araştırıp seçerek gitmek lazım. şirketlere çok güvenmeyin kendi araştırmanızı kendiniz yapın. bu da para gerektiriyor ama yüksek lisanstan az. bölüme devam edeceksiniz falan derken siz kafadan 20k çıkarın yine.
6-)ankara anlaşmasıyla gitmek valla bunun için geç kaldık gibi. brexit sonrası bu olayı kaldıracak gibiler. bu olay basitçe şu, tr ile belli başlı ülkeler arasında yatırımcılara ve iş kuranlara öncelik verilmesini öngören bir anlaşma var. "ben ingiltere'ye gidip, eğitimini aldığım ve deneyimli olduğum bir konuda iş yeri açacağım" diyorsunuz. belgeleri bokları püsürleri topluyorsunuz. genel olarak baktıkları şeyler aldığınız eğitim, bunda sahip olduğunuz deneyim (min 3 yıl gibi), bir de en az 6-8 ay size yetecek ve işinizi kurabilecek kadar nereden geldiği belli olan nakit para. pound 10 lira olduğu için bu şu an benim tercihlerim arasında değil. elin adasında parasız kalırsak kimseden para da isteyemeyiz aq. kira 1000 pound olsa, 10k tl istemen lazım ki evsiz kalma. sikerler kamil hepimizi sikerler. yapacağınız işe göre değişir. ben freelance tasarımcıyım demekle, benzin istasyonu açıcam demek farklı sonuçta.
7-)şansı zorlayarak farklı ülkeleri denemek bakın bu da yapılabilir. mesela karadağ/montenegro'ya gitmek baya kolay. şirket açarak gidebiliyorsunuz. götü yiyen gider çğköfteci açar, tutarsa euro kazanır hayatını yaşar. tutmazsa ne yarrak yersiniz bilmiyorum. bir de dil okulu için amerika'ya gidip, sonra vize değişikliği vs derken kalıp kaçak çalışanlar var. amerika son zamanlarda çok karışık, onu da geçtim kaçak çalışırken bir şekilde polise yakalanırsınız sizi kaç yerinizden ne şekilde vururlar bilmiyorum.
ben ne yarrak yemeye çalışıyorum? açıköğretimi bitirmeye çalışırken hem bir yandan seçeneklerimi geliştiriyorum, hem kendime bir yol haritası çiziyorum, hemde farklı konularla ilgilenerek kendime pasif gelir getirebilecek alanlar açmaya çalışıyorum. örneğin mobil uygulama ve oyun yapmak gibi. bir de ingilizce falan kasıyorum işte. sürekli para kazanmaya, kazandıklarımı biriktirmeye çalışıyorum.
bakın gençler, eğri oturup doğru konuşalım, bu ülkeden bi yarrak olmayacak. bildiğin 40 yıl çalışsak yine hayatımızda değişen bir şey olmayacak, 3-5 kişiyi zengin etmek için uğraşıp duracağız. milletin pazara gitmek için aldığı arabaları alabilmek için yıllarca çalışacağız. belki aldığımız gün tarafikte orospu çocuğunun teki ya çekip vuracak ya bıçağı takacak, adam hapse bile girmeyecek olan bize olacak. patronlar bizi aylık 300 dolara, bir amerikalının aylık köpeğine harcadığı paraya günde 12 saat çalıştıracak, izin istediğimizde anasına sövmüşüz gibi yüzümüze bakacak. bizim sike sike bir şeyler yapmamız lazım. şimdi bazı orospu sıçmıkları gidip gitmeyi düşünmeden önce ülkeyi düzeltmeye çalışın diyecek, işte o orospu çocuklarını yanınızda bulundurmayın. bunlar kaypak birer götverendir, ülkeyi düzeltelim derler, bir şeyi düzeltmek için protesto ettiğiniz zaman size vatan hayini der, işten atılmanıza gülerler. hepsinin anasını sikeyim.
sonuç olarak ne yapıyoruz, insan gibi gidip yaşayabileceğiz şekilde kendimizi geliştirip, anadolu çomarı gibi dış güçler bizi almıyor demiyoruz. en kötü birisi alır herhalde amk, çoğumuz bu ülkeye fazlayız lan.
submitted by melabaa to KGBTR [link] [comments]


2020.09.05 23:42 Bigwarfer Rastgele içimi dökme postu part 2 / İlk aşk

Liseye geçince işler düzelmeye başladı. Arkadaşlarım oldu, birlikte takıldık, buluştuk, çevre edindim. 11. sınıfta dershaneye gittim ve ilk sevdiğim kızla tanıştım. Aynı gruptaydık. İlk başlarda bu duyguyu unutmaya çalıştım ama benim de birini sevme hakkımın olduğunu düşündüm. Ve yavaşça açılmaya çalıştım. Aklımın ucundan geçmeyecek şeyler tasarladım kendimce.Kısıtlı teneffüs vakitlerinde elimden geldiğince onun hakkında bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Bazı bahanelerle onunla konuşma şansı yakaladım. Her şeyi iyi gidiyordu, aileme bile birini sevdiğimi açıklayacak kadar cesaret toplamıştım. Kendimde bir öz güven patlaması hissediyordum. Sevdiği film türünü öğrendikten sonra, beleşe biletim var bahanesiyle onu da davet etmiştim. Kabul etmedi. Tabii ki etmeyecek, benim hakkımda ne biliyordu, ne kadar tanıyordu da benimle beraber bir yere gidecekti? İşleri daha da ilerletmeye çalıştım.

Gitgide birbirimizi daha da iyi tanımaya başladık. Benim çok bir arka planım yoktu. Önemli olan benim onu tanımamdı. Çok renkli bir insandı. Zevkleri benimle çok örtüşüyordu. Tam bana layık biriydi. Onun sayesinde kendimde bir mutluluk sebebi bulmuştum. Her gece onu anıp yatardım. Ders ortasında aklıma gelip istem dışı sevinirdim. Belki kendimi ona açsam kabul eder? YKS telaşı başlamadan bu işi halletmek istedim. Beni kendimce mutlu eden tek kişi oydu ve onun da aynı hisleri paylaşıp paylaşmadığımı öğrenmek için sabırsızlanıyordum.Artık teklif etme vaktiydi. Kendimi o gün için hazırladım, benzersiz bir histi benim için.

Ne yazık ki o gün gelmedi.

Her zamanki gibi dershane öncesi yandaki kitapçıda takıldım. Kendime ''Nasıl sevgili olunur'' diye bir kitap bile almıştım, o kadar emindim kendimden. O gün alışılmışın dışında bir üst kata çıkmıştım.Aynı zamanda kat bir kafeye bağlı. Çıkmaz olaydım. Tam inecekken onunla yanında bir erkekle karşılaştım. Onun kim olduğu hakkında bir bilgim yoktu; belki akrabasıydı, ya da normal bir arkadaşı, ya da; benim ikna olduğum şekilde, sevgilisiydi. O an onunla düzgün konuşamadım, bir an önce oradan ayrılmak istedim. Elimden geldiğince ona belli etmemeye çalıştım. O olaydan sonra da bir daha hiç görüşmedim. Sınıflarımız çoktan ayrılmıştı o olaydan önce. O da gerçek düşüncemi anlamıştır bir daha görüşmedikten sonra zaten.

O olaydan sonra tam anlamıyla değiştim. Artık karşı cinsten nefret etmeye başladım. Bu kararımın sebebini hala anlamış değilim, belki YKS sınavı için kendimi ders dışı işlerden uzaklaştırmak için bahane aradım, belki de eskilerden kalma, şimdi ortaya çıkan bir dışlama hissiydi.Belki de daha fazla üzülmek istemiyordum. Bir kez daha birine mutluluk umuduyla bağlı olmak istemiyordum belki. O an dedim ki, ben kendime yeterim. Sevincimde, hüznümde hep ben vardım, başka kimse yoktu. Neden şimdi değişsin ki bu durum? Ve başa geri döndüm.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Böyle yazdıkça kendimi daha rahatlamış hissediyorum. Bazen o kadar iyi oluyorum ki yazasım bile gelmiyor ama kendim hakkımda ne biliyorsam unutmadan yazmayı sürdüreceğim.
submitted by Bigwarfer to KGBTR [link] [comments]


2020.07.25 21:05 motherfucker808 Son dakika haberi: Bakan Selçuk hibrit eğitim modelinin detaylarını açıkladı: Üç gün okulda 3 gün uzaktan eğitim

TEMEL DERSLER YÜZ YÜZE
“Daha önce açıkladığımız hibrit modele göre, yüz yüze ve uzaktan eğitim bir arada verilecek. Haftalık 40 saat olan ders saatleri düşürülecek. Ders saatlerinin 20 saat olması üzerinde duruluyor. Matematik, Türkçe, Fen gibi temel dersler okulda, yüz yüze verilecek. Coğrafya, beden eğitimi, tarih, hayat bilgisi, sanat gibi dersler ise uzaktan eğitim olacak. Sınıflar ikiye bölünecek. Bir grup pazartesi, çarşamba, cuma bir diğer grup ise salı, perşembe, cumartesi günleri okula gidecek.”
DERS SAATLERİ KISALACAK
Seyreltilmiş eğitim modeline göre, okulda verilen temel derslerin saatlerinin de düşürülmesi planlanıyor. Örneğin, matematik haftalık 6 saat ise 4 saati okulda, 2 saati de EBA üzerinden verilecek. 40 dakika olan ders saatlerinin de 30 dakikaya çekilmesi, sınıfta kalma süresinin azaltılması üzerinde de çalışıldığı öğrenildi.
submitted by motherfucker808 to KGBTR [link] [comments]


2020.07.15 19:38 Krasnador_ Enis Kirazoğlu Roleplay Oyunu script

Geleneksel Yüzyıl Savaşları Sevgili Xve Y şu an da uyanıyorsunuz, uyandığınız yer kapkaranlık bir zindan, gözlerinizi yavaş yavaş açıyorsunuz ve birbirinizi görüyorsunuz, birbirinize ne söylemek istersiniz? Bariz belli ki zindandasınız ama bir kapı var, hafif hafif aralık o kapı, içerden tıkır tıkır tıkır sesler gelmeye devam ediyor, kim gitmek ister kapıya doğru? (x) yavaş yavaş kapıya doğru yaklaşıyor, bir elini kapıya atıyor, tedirgin bir şekilde kapıyı açıyor, içerisi çok geniş bir alan, meşalelerle donatılmış aydınlık bir yer, şöyle bir etrafına bakıyor ileride uçta sakallı bir adam görüyor, adam bilge birine benziyor, adam sana bakıyor cevap vermiyor, (y) dönüyorsun (y) içerde, senden bir ses bekliyor. (dayıya sesleniyor (x)) Dayı sana doğru dönüyor, diyor ki; -Evladım biraz yaklaş. ((x)dayının yanına gidiyor) Yaşlı adam diyor ki; -Dur evladım orda. Sonra diyor ki; -Evladım diğer arkadaşını da çağırırmısın, o da gelsin buraya. ((x)sesleniyor (y)ye seslenip çağırıyor). (y) Yavaş yavaş yaklaşıyor, tedirgin adımlarla.[ (Korkarsa) Yaşlı (y) ye dönüyor ve diyor ki -Evladım korkma yana doğru açıl biraz, X in yanında dur biraz. (İtiraz ederse -sen zararlı çıkarsın diyor. ] X ve Y yanyana dururken önlerinde bir portal açılıyor ve portaldan bir adet yay la ok bir adet de kılıç çıkıyor. Amca dönüyor ve ikisine dönüp -Hangisini istersiniz? [Yaşlı amca oku alana ismiyle seslenerek der] -pek hiç yay ve ok tecrübeniz oldu mu genç (kız ise bayan)delikanlı? [Genç cevap verdikten sonra olduysa yaşlı amca der ki] -Hmm olmadıysa bu sıkıntı olucak sizin için. [Yaşlı amca kılıcı alana ismiyle seslenerek der] -peki ya sizin kılıçla hiç tecrübeniz oldu mu? [Eğer kılıç veya ok ta biri güçlüyse 20lik zar dan 18, kötü ise 15 veya 16 değerinde güç veriyorsun] -O zaman 20lik zar üzerinden doğruluk vurma şansınızı (_) yapıyorum, (y) bey sizinkini de 20lik zar üzerinden (_) yapıyorum. -Şu anda evladım siz bir yarışma içerisindesiniz, bu yarışma ya hep beraber ölürsünüz ya hep beraber yaşarsınız yarışması, geleneksel olarak 100 200 yılda bir düzenleniyor bu yarışma, bu sefer de sizleri seçtik üstün oyun başarınızdan ötürü. Burda da yapıcağınız şey, beraber hayatta kalmaya çalışmak, sizlere bir dize sorular sorucam, o sorduğum sorulara aynı yanıtları verirseniz beraber hayatta kalma şansınız olucak, aynı yanıtları vermezseniz de ikiniz beraber dalga dalga gelen düşmanlarla kapışıcaksınız. İkinizin de bar canını belirliyorum, ikinizin de 100 er canı var, full tüketmeden burdan çıkmanız lazım [eksta dan can isterseler birinden alıcaksın birine vericeksin]. (sonra da dede köh köh gülüyor). Şimdi sorucağım sorular ortak olarak cevap vermeniz ve kağıda yazıp bana vermeniz gereken sorular, sakın ola skıın ola sesli bu sorulara cevap vermeyin, her sesli cevap verişiniz den 20 can düşürürüm, birbirinize kopya vermeye çalışırsanız. Bunları bana dm den atabilirsiniz (dede biraz teknolojik) Soruyorum doğru cevap bakın, sizim için doğru cevap ne olup olmadığı öneli değil, aynı cevabı vermeniz =Soruyorum (Max Payne mi, Captan Price mı?)Cevabı bana göndericeksiniz. [eğer sesli cevap verirlerse 20 can almayı unutma] [dede cevap verir] -Bu cevap bende kalıcak gizli olarak, ikinci soruya geçiyorum. Beş soru arka arkaya geliyor. =Seneler geçse de dönüp dönüp oynadırım dediğin oyun hangisi olur (cs1.6 mı half life mı?) =Eve üçüncü soruya geçiyoruz. Hangisi daha iyi bir rol yapma oyunudur /The Withcher mı Skyrim mi) Dede çok eğleniyordur bu arada, diyor ki –Allahım çok seviyorum bu yarışmayı iyi ki her 100 sene de bu yarışmayı yapıyoruz. Diyor. Dede çok sempatiktir korkmayın, pis pis sırıtıyordur arasıra. 4.soru =Sizce hangi oyunun devamı gelmelidir (Half Life2 mi Gta6 mı) [isyankar hareketler vs arada boş konuşmalar dedenin hoşuna gitmiyor diyerek arada 10 20 can götür] =Ve bu turu son sorusu, hangi oyun türünü tercih edersin (Aksiyo n oyunu mu hayatta kalma oyunu mu). -Her iki tarafta endişeli, ve cevaplarımız gelmiş oldu, o zaman sırayla cevaplarımıa bakalım, bakalım bu raund un sonunda hayatta kalma şansları atıcakmı yoksa azalıcakmı. [Burdan sonra cevaplar sırayla açılanıcak] Şimdi oyun verdikleri cevaplara göre şekilleniceği için burdan sonrası çok fazla detaya biniyor. Eğer ikisi de 1.soru da max payne dedilerse ilk kapıdan Gordon Freeman çıkıcak, eğer ikisi de Half Life derseler ise max payne çıkıcak. Ama eğer iki tarafta farklı cevap verirse kapıdan ikisi oyun karakteri de çıkmıyıcak. Ama eğer iki taraf ta ortak karar verirse vermedikleri oyunların karakterleri için bir er kapı beliricek ve birini seçmek zorunda olucaklar ve sadece o kapıdan gelen karakter ile savaşıcaklar. Karakterleri kafanıza göre belirleyin hangisinden çıkıcak diye. Diğer sorularda da aynısı olucak eğer hiçbirinde ortak karara varılamazsa ceza olarak Gta san dan tanıdığımız cj için bir kapı beliricek ve oradan çıkıcak, canı ise 120 olucak, vuruş ortalaması ise 20den 16 olucak olucak.
Önemli Notlar:
-oyunun gidişatını, seçeneklerini, puanlarını kafanıza göre değişebilirsiniz.
-oyun kapışma esnasında herkes sırayla hamle yapıcak.
-oyuncuların yapıcakları hamleler hayal güçlerine bağlı olarak seçilebilicek.
submitted by Krasnador_ to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.02 20:41 fark420 Gelenekler hiçe sayıldı

İçerisinde bulunduğumuz yüzyılda insanlık o kadar hızlı ilerledi ki kendinden önceki nesillere kibirle bakmaya, onları küçük ve geri kafalı görmeye başladı. Bundan dolayı da insanlar atalarından kalma geleneklerini reddetmeye başladı.
Evet, insanlık binlerce yıl metali eritip şekillendirmenin ötesine geçemedi ama bu onların zeka seviyesi ile değil bilgi birikimiyle alakalıydı. Bizden öncekilerin de yaşanmışlıkları vardı ve gelenekler, törelerde yapılan yanlışlardan ders çıkarılarak oluşturuldu.
Görücü usulü evlenmek veya ailenin kız bakması çağ dışı olarak nitelendirildi. Görücü usulü evlilik körlemesine düşünülmeden yapılan bir şey değildir. Aileler çocuklarının eksiğini, kusurunu, sakatlığını tartar; ona uygun aynı ligde bir eş adayı bulurlar. Davul dengi dengine hesabı.
Peki şuan ne oluyor. Çirkin sayılabilecek bir arkadaşımız çirkin bir kız tarafından beğenilmiyor. Erkek birey eline bakıp incelliğe yönelirken, kızımız ise chad'in sikilecekler listesine bir gayret son sıradan ismini yazdırmaya çalışıyor.
Kadın hipergamisi çok güçlüdür, en iyisini hedeflediği için mantıktan çoğunlukla -5 yaşındaki bir çocuğun ısrarcılığıyla-uzaklaşır. Hipergami kontrol edilmediği zaman erkeklerin huzuru kaçar bu da cinnet, shootings gibi vakaları arttırır.
Geçmişten kendisine kalan öğütleri dinlemeyen toplum dinlememenin cezasını çekti, çekiyor çekecek.
submitted by fark420 to turkincel [link] [comments]


2020.06.07 02:19 karanotlar Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı

Medeniyet: Bayraklar dikdörtgen, milli marşlar neredeyse aynı
https://preview.redd.it/03231g4bsd351.jpg?width=200&format=pjpg&auto=webp&s=fa03d3d71cf7ec53a8f54d5bacaebd8a060efb2c
Dünyada sadece tek bir medeniyet var
Mark Zuckerberg insanlığı çevrimiçi ortamda birleştirme hayalleri kurarken, son zamanlarda çevrimdışı diyarda cereyan eden olaylar “medeniyetler çatışması” tezinin ateşini körükledi. Pek çok âlim, siyasetçi ve sıradan vatandaş Suriye iç savaşı, IŞİD’in peydahlanması, Brexit’in yarattığı kargaşa ve Avrupa Birliği’nde yaşanan istikrarsızlık gibi konuların hepsinin “Batı Medeniyeti”yle “İslam Medeniyeti” arasındaki çatışmadan kaynaklandığına inanıyor. Batı’nın Müslüman milletlere demokrasi ve insan hakları getir-me girişimleri şiddetli bir İslami tepkiye yol açtı ve Müslüman göçü dalgası beraberinde gerçekleşen İslami terör saldırıları sonucu Avrupalı seçmenler çokkültürlülük hayallerini rafa kaldırıp yabancı düşmanı yerel kimliklere meyletmeye başladı.
Sözkonusu teze göre insanlık ezelden beri birbiriyle uzlaşması mümkün olmayan dünya görüşlerine sahip bireylerin oluşturduğu farklı medeniyetlere ayrılmıştı. Bu birbiriyle bağdaşmayan dünya görüşleri medeniyetlerarası çatışmayı kaçınılmaz kılıyordu. Nasıl ki tabiatta farklı türler doğal seçilimin acımasız yasaları doğrultusunda hayatta kalmaya çalışıyordu, medeniyetler de tarih boyunca defalarca çatışmış ve sadece en güçlü olanlar hayatta kaldığından olan biteni onlar aktarmıştı. Bu amansız hakikati göz ardı edenler, ister liberal siyasetçiler ister akılları beş karış havada mühendisler olsun, hatalarının ceremesini çekeceklerdi.’ “Medeniyetler çatışması” tezinin pek çok siyasi çıkarımı var. Tezin savunucuları “Batı”yla “Müslüman âlemi” birleştirmeye yönelik herhangi bir girişimin başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürüyor. Müslüman ülkeler asla Batı’nın değerlerini benimsemeyecek, Batılı ülkeler de asla Müslüman azınlıkları özümsemeyi başaramayacak. Buna istinaden ABD, Suriye veya Irak’tan gelen göçmenleri kabul etmemeli ve Avrupa Birliği de çokkültürlü-lük yanılgısından kurtulup göğsünü gere gere Batı kimliğine bürünmelidir. Uzun vadede doğal seçilim sınavından sadece tek bir medeniyet geçecektirve Brüksel’deki bürokratlar Batı’yı İslam tehlikesinden korumayı reddediyorsa o vakit Birleşik Krallık, Danimarka ya da Fransa bu işin altından kendi başına kalkmalıdır.
Oldukça yaygın olsa da hatalı bir tezdir bu. Aşırı İslam ciddi bir tehlike arz ediyor olabilir ama tehdit ettiği “medeniyet”, Batı’ya özgü bir fenomen değil tüm dünya medeniyeti. IŞİD, İran’la ABD’yi ona karşı birlik olmaya boşuna itmedi. Ayrıca ortaçağdan kalma tüm fantezilerine rağmen, aşırı İslamcılar bile sırtlarını 7. yüzyıl Arabistan kültüründen ziyade çağdaş küresel kültüre dayıyor. Ortaçağ çiftçi ve tüccarlarının değil dışlanmış modern gençlerin korku ve umutlarına hitap ediyorlar. Pankaj Mishra ve Christopher de Bellaigue’un güçlü bir şekilde ortaya koyduğu üzere, radikal İslamcılar Hz. Muhammed kadar Marx ve Foucault’dan da etkilenmiş, Emevi ve Abbasi halifeleri kadar 19. yüzyıl Avrupalı anarşistlerinin de mirasını devralmışlardır. Dolayısıyla IŞİD’i dahi gökten inmiş esrarengiz bir ağacın meyvesi gibi değil de hepimizin paylaştığı küresel kültürden türemiş kötü bir tohum şeklinde düşünmek daha doğru olur.
Daha da önemlisi “medeniyetler çatışması” tezine dayanak olarak tarihle biyoloji arasında kurulan alegori yanlış. Küçük kabilelerden devasa medeniyetlere kadar her tür insan topluluğu hayvan türlerinden esas itibarıyla farklıdır ve tarihsel çatışmalar doğal seçilimden büyük farklılıklar gösterir. Hayvan türleri binlerce yıl sağlam kalan nesnel kimliklere sahiptir. Şempanze mi goril mi olduğunuz inançlarınıza göre değil genlerinize göre belirlenir ve farklı genler başka toplumsal davranışlar dayatır. Şempanzeler dişi erkek karışık gruplar halinde yaşar. İktidar için her iki cinsiyetten destekçilerin ittifakını sağlayarak yarışırlar. Buna karşın gorillerde tek bir baskın erkek, dişilerden oluşan bir harem kurar ve lider genellikle konumunu sarsma tehlikesi taşıyan diğer erkekleri kovar. Şempanzeler gorillere özgü toplumsal düzenlemeleri benimseyemez, goriller şempanzeler gibi örgütlenemez ve bildiğimiz kadarıyla şempanze ve gorillerin kendilerine özgü toplumsal sistemleri onyıllardır değil yüz binlerce yıldır süregelmiştir. İnsanlarda buna benzer bir şey göremeyiz. Evet, insan topluluklarının da kendilerine has toplumsal sistemleri var ama bunları belirleyen genler değil, ayrıca birkaç yüzyılı aşkın süre boyunca sağlam kalan birsistem de pek yok.
Örneğin 20. yüzyılda yaşayan Almanları ele alalım. Yüz yıldan kısa bir süre içinde Almanlar kendilerini altı farklı sistem içerisinde teşkilatlandırdı: Ho-henzollern Hanedanı, Weimar Cumhuriyeti, Üçüncü Reich, Alman Demokratik Cumhuriyeti (namıdiğer komünist Doğu Almanya), Almanya Federal Cumhuriyeti (namıdiğer Batı Almanya) ve son olarak yeniden birleşen demokratik Almanya. Elbette Almanlar Almanca konuşmayı, bira içip bratwurst yemeyi sürdürmüştür. Ama Almanları tüm diğer milletlerden ayıran kendilerine has ve II. Wilhelm’den Angela Merkel’e kadar değişmeden kalmış bir öz var mı? Ve böyle bir şey buldunuz diyelim, o şey bin ya da beş bin yıl önce de var mıydı?
Yürürlüğe girmeyen Avrupa Birliği Anayasası Önsözü, “Avrupa’nın ihlal edilemez ve şahısların elinden alınamaz insan hakları, demokrasi, eşitlik ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin oluşmasına temel sağlayan kültürel, dini ve insani mirasın” esas alındığını ifade ederek başlıyor.’ Bu söylem doğrultusunda Avrupa medeniyetini insan hakları, demokrasi, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin belirlediği izlenimini edinebiliriz rahatlıkla. Antik Atina demokrasisiyle günümüz Avrupa Birliği arasında doğrudan bir bağlantı kurarak Avrupa’nın 2500 yıllık özgürlük ve demokrasi geleneğini öven pek çok söylev bulunur.
Durum filin kuyruğunu tutup fil denen hayvanı bir çeşit fırça sanan kör adamın hikâyesinden farksız. Avrupa’nın yüzlerce yıldır demokratik fikirler barındırdığı doğru ama bu fikirler hiçbir zaman bütünlüklü değildi. Atina demokrasisi tüm görkemine ve yarattığı etkiye karşın sadece iki yüz yıl hayatta kalabilmiş ve Balkanlar’ın ufak bir köşesinde isteksizce uygulanmış bir deneyden ibaretti. Avrupa medeniyeti geçtiğimiz 2500 yıl boyunca demokrasi ve insan haklarının beşiği olduysa, Sparta ile Jül Sezar’ı, Haçlılar ile Konkistadorlar’ı, Engizisyon ile köle ticaretini, XIV. Louis ile Napolyon’u, Hitler ile Stalin’i nereye oturtacağız? Bunların hepsi yabancı medeniyetlerden gelen davetsiz misafirler mi? Esasen Avrupa medeniyetini Avrupalıların ona yüklediği anlam belirliyor; nasıl ki Hıristiyanlığı Hıristiyanların Hıristiyanlığa yüklediği anlam, İslam’ı Müslümanların İslam’a yüklediği anlam, Yahudiliği Yahudilerin Yahudiliğe yüklediği anlam belirliyorsa. Ve bu medeniyete yüzyıllar içinde son derece farklı anlamlar yüklenmiş. İnsan topluluklarını süregiden herhangi bir şeyden ziyade uğradıkları değişimler tanımlar ama insanlar hikâye anlatma becerileri sayesinde kendilerine her koşulda kadim bir kimlik yaratmayı başarırlar. Ne tür devrimler yaşanırsa yaşansın insanlar genellikle eskiyle yeniyi aynı potada eritirler. Bireyler bile devrim niteliği taşıyan şahsi değişimlerini anlamlı ve güçlü bir hayat hikâyesi oluşturacak şekle sokabilir: “Bir zamanlar sosyalisttim ama sonra kapitalist oldum; Fransa’da doğdum ama şimdi ABD’ de yaşıyorum; evliydim ama boşandım; kansere yakalandım ama iyileştim.” Aynı şekilde Almanlar gibi bir topluluk da kendilerini geçirdikleri deneyimler üzerinden tanımlayabilir: “Bir zamanlar Naziydik ama dersimizi aldık ve artık barış yanlısı demokratlarız.” Önce 11. Wilhelm, sonra Hitler ve son olarak da Merkel dönemlerinde kendini gösteren nevi şahsına münhasır bir Alman niteliği aramaya gerek yok. Alman kimliğini belirleyen, bu kökten dönüşümlerin ta kendisi. 2018′ de Almanlık liberal ve demokrat değerleri savunurken Naziliğin ağır mirasıyla cebelleşmek demek. 2050’de ne anlama gelir kim bilir.
İnsanlar çoğunlukla, özellikle de konu temel siyasal ve dini değerler olunca, bu değişimleri görmezden gelir. Sahip olduğumuz değerlere yedi ceddimizden kalma kıymetli miraslarmış muamelesi yaparız. Ne var ki böyle yapabilmemizin yegâne sebebi ceddimizin ölüp gitmiş ve söz alamayacak olmasıdır. Örneğin Yahudilerin kadınlara karşı tutumunu ele alalım. Günümüzde aşırı Ortodoks Yahudiler kamusal alanda kadın imgesine yer verilmesine izin vermiyor. Aşırı Ortodoks Yahudilere yönelik reklamlarda sadece erkeklere ve erkek çocuklara yer veriliyor; kadınlar ve kız çocukları asla kullanılmıyor.
2011’de aşırı Ortodoks tandanslı Brooklyn gazetesi Di Tzeitung, Usame bin Ladin’in ikamet ettiği komplekse düzenlenen baskını izleyen ABD’li devlet görevlilerinin fotoğrafını, fotoğraftaki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da dahil, kadınları dijital yöntemle silerek yayınlayınca bir skandal patlak vermişti. Gazete daha sonra yaptığı açıklamada, Yahudi “tevazu kaideleri” gereği böyle yapmak zorunda kaldıklarını söylemişti. Benzer bir skandal Ha-Mevaser gazetesi Charlie Hebdo katliamının ardından düzenlenen gösteride çekilmiş bir fotoğraftan Angela Merkel ‘i, olur da Merkel ‘in resmi sadık okurlarının zihnine şehvet tohumları ekerse diye çıkarınca yaşanmıştı. Başka bir aşırı Ortodoks gazetenin yayıncıları da bu davranışı desteklemiş, “Arkamızda binlerce yıllık Yahudi geleneği var,” diye açıklamıştı.
Kadınların görülmesinin en ciddi şekilde yasaklandığı yer de sinagoglar. Ortodoks sinagoglarında kadınlar erkeklerden itinayla ayrı tutuluyor ve dua eden ya da Kutsal Kitap okuyan erkekler ezkaza kadın bedeni görmesin diye bir perdenin arkasında yer alan sınırlı bir alanda duruyorlar. Peki ama tüm bunlar binlerce yıllık Yahudi geleneğine dayanıyorsa, arkeologlar İsrail’deki Mişna ve Talmud dönemlerinden kalma antik sinagogları kazdı-ğında ortaya çıkan gerçekleri, cinsiyet ayrımına dair hiçbir kanıt bulunmamasından öte, kimi yarı çıplak denilebilecek kadınların resmedildiği güzide yer mozaiklerini ve duvar resimlerini ne yapacağız? Mişna ve Talmud’u kaleme alan hahamlar bu sinagoglarda dua edip çalışmış ama günümüz Ortodoks Yahudileri bunları günah, dine hakaret ve eski geleneklere saygısızlık olarak değerlendiriyor.
Eski geleneklerin bu minvalde çarpıtılmasına dair örneklere her dinde rastlanır. IŞİD, İslam’ın özgün ve saf haline dönmekle övünür ama aslında yepyeni bir İslam anlayışları var. Eski kutsal metinlerden alıntı yaptıkları doğru ama hangi metinleri kullanıp hangilerini göz ardı edecekleri ve alıntıladıkları kısımları nasıl yorumlayacakları hususunda ihtiyatlı davranıyorlar. Esasen kutsal metinleri işlerine geldiği gibi yorumlama tavırları da başlı başına çağdaş bir olgu. Bilindiği üzere, tefsir, eğitim görmüş ulema sınıfının, Kahire’deki El-Ezher gibi saygın kurumlarda İslam hukuku ve teolojisi çalışan âlimlerin tekelindeydi. IŞİD liderlerinin pek azı böyle bir eğitime sahip; ulema sınıfının en saygın mensupları, Ebu Bekir el-Bağdadi ve şürekâsını cahil ve azılı mücrimler olarak görüp kınıyorlar.
Bu durum IŞİD’i, kimilerinin iddia ettiği gibi “İslam dışı” ya da “İslam karşıtı” kılmıyor. Barack Obama gibi Hıristiyan liderlerin kalkıp Ebu Bekir el-Bağdadi gibi Müslümanlığı kimlik edinmiş kişilere Müslüman olmanın ne demek olduğunu anlatmaya cüret etmesi de son derece ironik.8 İslam’ın özüne dair hararetli tartışmaların hiçbir anlamı yok. İslam’ın belli bir DNA’sı yoktur. Müslümanlar ona ne anlam atfederse İslam da o anlama gelir.9
Almanlar ve goriller İnsan gruplarıyla hayvan türlerini birbirinden ayıran çok daha keskin bir fark var. Türler çoğu kez ayrılır ama asla birleşmez. Yedi milyon yıl kadar önce şempanze ve gorillerin ortak bir atası vardı. Bu tek ata türü zamanla kendi farklı evrimsel yollarını tutan iki popülasyona ayrıldı. Böyle bir sürecin bir kez gerçekleştikten sonra geri dönüşü yoktur. Farklı türlere ait canlılar çiftleştiğinde kendi aralarında üreyebilen yavrular doğuramadığından, türlerin kaynaşması mümkün değildir. Goriller şempanzelerle, zürafalar fillerle, köpekler kedilerle birleşemez.
Bunun aksine insan kabileleri zaman içinde gittikçe daha büyük gruplar meydana getirecek şekilde kaynaşma eğilimindedir. Çağdaş Almanlar kısa bir süre öncesine kadar birbirinden pek haz etmeyen Saksonlar, Prusyalılar, Svabyalılar ve Bavyeralıların birleşmesiyle oluşmuştur. Denildiğine göre, Otto von Bismarck (Darwin’in Türlerin Kökeni eserini okuduktan sonra) Avusturyalılarla insan arasındaki kayıp halkanın Bavyeralılar olduğunu ifade etmiştir.’0 Fransız halkı Franklar, Normanlar, Bretonlar, Gaskonlar ve Provanslıların bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Kanalın diğer tarafında da İngiliz, İskoç, Galli ve İrlandalıların (isteseler de istemeseler de) kay-naştırılmasıyla Britanyalılar meydana gelmiştir. Çok geçmeden Almanlar, Fransızlar ve Britanyalılar da kaynaşıp Avrupalıları oluşturabilir.
Londra, Edinburgh ve Brüksel’de yaşayan insanların bugünlerde güçlü bir biçimde fark ettiği üzere birleşmeler her daim ebedi olmuyor. Brexit hem Birleşik Krallık hem de Avrupa Birliği’nin eşzamanlı olarak çözülmesini pekâlâ tetikleyebilir. Ancak uzun vadede tarihin ne yönde seyredeceği belli. On bin yıl önce insanlık sayısız münferit kabileye bölünmüş durumdaydı. Geçen her bin yıl bu parçalar daha büyük yığınlar meydana getirecek şekilde iç içe geçti ve birbiriyle bağlantısı bulunmayan medeniyetler giderek azaldı. Kalan birkaç medeniyet de tek bir dünya medeniyetine dönüşecek şekilde kaynaşıyor. Siyasi, etnik, kültürel ve ekonomik ayrımlar hâlâ var ama bunlar asli birliği bozmuyor. Hatta kimi ayrımları mümkün kılan da bu geniş ve kapsamlı ortak yapı. Mesela ekonomide, herkes aynı piyasaya iştirak etmezse işbölümü başarıyla sağlanamaz. Bir ülkenin otomobil veya petrol üretiminde uzmanlaşması ancak buğdayve pirinç üreten başka bir ülkeden gıda ürünü temin edebiliyorsa mümkündür.
İnsanların birleşme sürecinin iki belirgin biçimi var: farklı zümreler arasında bağlantı kurmak ve zümreler arasındaki faaliyetleri homojenleştirmek. Oldukça farklı davranmaya devam eden zümreler arasında bile bağlantılar kurulabilir. Hatta can düşmanı zümreler arasında bile bağlantı kurulabilir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli kimi bağlar bizzat savaşla kurulur. Tarihçiler, küreselleşmenin 1913’te zirveye ulaştığını, ardından dünya savaşları ve Soğuk Savaş sırasında uzunca bir süre düşüşe geçip ancak 1989’dan sonra yeniden yükselmeye başladığını iddia ederler çoğunlukla. ” Bu tespit ekonomik küreselleşme açısından doğru kabul edilebilir ama fark içermekle beraber aynı derecede önem taşıyan askeri küreselleşmeyi göz ardı eder. Fikirlerin, teknolojilerin ve insanların dört bir yana yayılma hızı ticaretten çok savaşla artar. 1918’de ABD’nin Avrupa’yla bağı 1913’e nazaran daha güçlüydü ve iki dünya savaşı arasındaki dönemde uzaklaşan tarafların kaderi 11. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’la ayrılmaz bir şekilde iç içe geçti.
Ayrıca savaş insanların birbirine ilgisini körükler. ABD’nin Rusya’ya duyduğu ilgi Soğuk Savaş döneminde doruğa ulaşmış, Moskova koridorlarında biri öksürse Washington merdivenlerinde bir koşuşturma başlar olmuştu. İnsanların düşmanlarına duyduğu alaka ticaret ortaklarına duyduklarını katbekat aşar. Vietnam hakkında çekilmiş filmlerin sayısı, Tayvan hakkındaki filmlerin sayısını en az elliye katlar.
Ortaçağ olimpiyatları 21. yüzyılın başında dünya farklı zümreler arasında bağlar kurulmasının çok ötesine geçti. Dünyanın farklı yerlerindeki insanlar birbiriyle iletişim kurmakla kalmayıp giderek daha çok benzer inanç ve davranış biçimlerini benimsemeye başladılar. Bin yıl önce gezegenimiz düzinelerce farklı siyasi modele elverişli topraklara sahipti. Avrupa’da bağımsız şehir devletleri ve ufak çaplı teokrasilerle çekişen feodal beyliklerle karşılaşabilirdiniz. İslam dünyasında evrensel hâkimiyet iddiası taşıyan bir halife bulunsa da krallıklar, sultanlıklar ve emirlikler de mevcuttu. Çin imparatorları kendilerini tek meşru siyasi merci olarak görüyor, kabilelerin oluşturduğu birlikler Çin’in kuzeyiyle batısında birbiriyle çatışıp duruyordu. Hindistan ve Güneydoğu Asya’da rejim çeşitliliği hüküm sürerken Amerika, Afrika ve Güneydoğu Asya’daki adalar boyunca hem küçük avcı toplayıcı gruplar hem de genişleyen imparatorluklar yer alıyordu. Bırakın uluslararası yasaları, komşu insan gruplarının bile ortak diplomatik prosedürler üzerinde anlaşamamasına şaşırmamak gerek. Her toplumun kendi siyasi paradigması bulunuyordu ve yabancı siyasi kavramları anlayıp bunlara saygı göstermeleri zordu.
Aksine günümüzde her yerde kabul edilen tek bir siyasi paradigma var. Gezegenimiz iki yüz bağımsız devlete bölünmüş durumda ve bu devletler aynı diplomatik protokoller ve ortak uluslararası hukuk konusunda genellikle uzlaşıyor. İsveç, Nijerya, Tayland, Brezilya; hepsi atlaslarımızda aynı tip renkli şekiller halinde gösteriliyor; hepsi Birleşmiş Milletler üyesi; pek çok farklılık barındırsalar da hepsi aynı hak ve ayrıcalıklara sahip egemen devletler olarak tanınıyor. Aslında hepsi temsil organları, siyasi partiler, genel oy hakkı ve insan haklarına en azından simgesel bir inancı da içine alan pek çok ortak siyasi anlayış ve uygulamaya sahipler. Londra’da ve Paris’te bulunduğu gibi Tahran’da, Moskova’da, Cape Town’da ve Yeni Delhi’de de bir meclis bulunuyor. İsraillilerle Filistinliler, Ruslarla Ukraynalılar, Türklerle Kürtler küresel kamuoyunun kendi taraflarını tutması için yarışırken hep aynı söylemi; insan hakları, bağımsız devlet ve uluslararası hukuktan dem vuran söylemi kullanıyorlar. Dünya belki “başarısız devletler” silsilesinden payını almıştıramabildiği tek bir başarılı devlet paradigması vardır. Dolayısıyla küresel siyaset Anna Karenina prensibine göre işliyor: başarılı devletlerin hepsi aynı ama tüm başarısız devletler baskın siyasi formülün şu veya bu içeriğini eksik bıraktıkları için kendilerine has bir biçimde başarısız oluyor. Kısa bir süre önce IŞİD bu formülü toptan reddedip tamamıyla bambaşka, evrensel halifeliği esas alan bir siyasi varlık göstermek istemesiyle dikkat çekti. Fakat tam da bu sebeple başarısız oldu. Pek çok gerilla hareketi ve terör örgütü yeni ülkeler kurmayı ya da var olanları ele geçirmeyi başardı. Ama bunu yapabilmelerinin sebebi küresel siyasi düzenin temel ilkelerini kabul etmeleriydi. Taliban bile uluslararası arenada bağımsız Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanınmanın peşine düştü. Şimdiye kadar küresel siyasetin ilkelerini reddeden hiçbir grubun kayda değer bir bölgede kalıcı kontrol sağlayabildiği görülmedi.
Belki de küresel siyasi paradigmanın gücünü ortaya koymanın en iyi yolu savaş ve diplomasi gibi ağır siyasi sorulardan bahsetmektense, 2016 Rio Olimpiyatları gibi bir konuya değinmek. Olimpiyatların nasıl organize edildiğini düşünün. 11 bin sporcu din, sınıf ya da dil gözetilmeden, milliyetleri esas alınarak delegasyonlara ayrılıyor. Budist delegasyonu, proletarya delegasyonu ya da İngilizce konuşanlar delegasyonu diye bir şey yok. Birkaç örnek dışında (özellikle de Tayvan ve Filistin), sporcuların milliyetini belir-lemek gayet basit. 5 Ağustos 2016’da düzenlenen açılış töreninde sporcular gruplar halinde geçerek milli bayraklarını salladı. Michael Phelps ne zaman yeni bir altın madalya kazansa Amerikan milli marşı eşliğinde Amerikan bayrağı çekildi göndere. Emilie Andeol judo dalında altın madalya kazanınca “Marseillaise” çalınıp Fransa’nın üç renkli bayrağı dalgalandırıldı.
Duruma uygun şekilde dünyadaki her ülkenin aynı evrensel model çerçevesinde bir milli marşı var. Neredeyse tüm milli marşlar orkestra eşliğinde söylenebilecek birkaç dakikalık kompozisyonlar, yani yalnızca dini göreve veraset yoluyla gelmiş belli bir zümrenin okuyabildiği yirmi dakikalık ilahiler sözkonusu değil. Suudi Arabistan, Pakistan ve Kongo gibi ülkeler bile milli marşları için Batılı müzik standartlarını benimsemiş. Çoğu marş Beethoven’ın kılını kıpırdatmadan besteleyebileceği nitelikte. (Arkadaşlarınızla bir araya geldiğinizde tüm geceyi YouTube’dan çeşitli milli marşlar çalıp hangisinin hangi ülkenin marşı olduğunu tahmin etmeye çalışarak geçirebilirsiniz.) Marşların sözleri bile dünya genelinde neredeyse aynı; aynı ortak siyasi görüşleri ve topluluğa bağlılık anlayışını yansıtıyorlar. Örneğin sizce aşağıdaki milli marş hangi ülkeye ait olabilir? (Yalnız ülkenin adını genel bir ifade olsun diye “ülkem” şeklinde değiştirdim):
Ülkem, vatanım, Toprağına kanımı akıttığım, Başında bekliyorum, Bekçisiyim vatanımın. Ülkem, milletim, Halkım ve vatanım, Birlikte haykıralım “Birlik ol vatanım!” Yaşasın toprağım, devletim, Milletim, vatanım, hep bir bütün kalsın. Ruhu dirilsin, canlansın bedeni, Büyük ülkem için bunların hepsi! Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sevdiğim evim ve ülkem. Büyük ülkem, bağımsız ve özgür, Sen çok yaşa büyük ülkem!
Cevap Endonezya. Peki Polonya, Nijerya ya da Brezilya desem şaşırır mıydınız? Milli bayraklara da aynı sıkıcı temayüller hâkim. Tek bir istisna var. Tüm bayraklar bir dikdörtgen kumaş üzerine işlenmiş son derece sınırlı sayıda renk ve geometrik şekilden ibaret. Bir tek Nepal farklı. Nepal bayrağı iki üçgen şeklinde (ama Olimpiyatlarda hiç madalya almadılar). Endonezya bayrağı beyaz üstünde kırmızı şerit. Polonya bayrağı kırmızı üstünde beyaz şerit. Monako bayrağı Endonezya bayrağıyla aynı. Renk körü birinin Belçika, Çad, Fildişi Sahili, Fransa, Gine, İrlanda, İtalya, Mali ve Romanya bayraklarını birbirinden ayırması mümkün değil; hepsinde değişik renklerde yan yana üç şerit var.
Bu ülkelerin bazıları birbirleriyle kıyasıya savaşmış ama 20. yüzyılın çalkantıları esnasında Olimpiyat Oyunları savaş yüzünden sadece üç defa iptal edilmiş (1916, 1940 ve 1944’te). 1980’de ABD bazı yandaşlarıyla beraber Moskova Olimpiyatları’nı boykot etmiş. 1984’te Sovyet bloğu Los Angeles’ta düzenlenen olimpiyatları boykot etmiş. Ve çeşitli seneler Olimpiyat Oyunları siyasi çalkantıların göbeğinde cereyan etmiş (bunların en önemlileri Nazi döneminde Berlin’de düzenlenen 1936 Olimpiyatları ve 1972 Münih Olimpiyatları’nda Filistinli teröristlerin İsrail takımını katletmesi). Fakat genele bakarsak siyasi anlaşmazlıklar Olimpiyat projesini yoldan çıkaramamış.
Şimdi bin sene öncesine gidelim. Diyelim 1016 yılında ortaçağ olimpiyatlarını Rio’da düzenlemek istiyorsunuz. O vakitler Rio’nun Tupi halkının yaşadığı küçük bir köy olduğunu12 ve Asya, Afrika ve Avrupa yerlilerinin Amerika Kıtası’ndan haberi bile olmadığını bir anlığına unutun. Dünyanın en iyi sporcularını uçak yokken nasıl Rio’ya getireceğinize dair lojistik sorunları kafanızdan çıkarın. Dünya çapında herkesin yaptığı pek az ortak spor dalı bulunduğunu ve herkes koşsa bile koşu yarışı kaideleri konusunda herkesin anlaşamayacağını da unutun. Sadece yarışacak delegasyonları neye göre gruplayacağınızı düşünün. Günümüzün Olimpiyat Komitesi Tayvan ve Filistin sorunu üzerine saatlerce kafa patlatıyor. Ortaçağ olimpiyatlarının siyasi sorunları üzerine kaç saat harcamanız gerekeceğini bulmak için bu süreyi on binle çarpın.
Öncelikle 1016’da Çin’deki Song İmparatorluğu dünyadaki başka hiçbir siyasi oluşumu kendi dengi görmüyordu. Dolayısıyla kendi Olimpiyat dele-gasyonuyla Kore’nin Koryo Krallığı ya da Vietnam’daki Dai Viet Krallığı, hele hele deniz aşırı yerlerdeki ilkel barbarların delegasyonlarıyla aynı kefeye konulmasını akla hayale sığmayacak bir aşağılanma olarak algılardı.
Bağdat’taki halife kendini evrensel hegemonyaya sahip görüyor ve çoğu Sünni Müslüman tarafından dini lider statüsünde tutuluyordu. Ancak pratikte halifenin Bağdat yönetiminde pek bir sözü yoktu. O halde tüm Sünni sporcular tek bir halife delegasyonu altında mı toplanacak yoksa Sünni dünyasına hükmeden sayısız emirlik ve sultanlıklara göre mi ayrılacaklar? Ama iş neden emirlikler ve sultanlıklarla sınırlı kalsın? Arabistan çöllerinde Allah’tan başka hükümdar tanımayan bir dolu özgür bedevi kabile yaşıyor. Bunların her birinin okçuluk ya da deve yarışı dallarında müsabaka edecek bağımsız takımlar göndermesine izin verilecek mi? Avrupa da aynı ölçüde baş ağrısına sebep verecek nitelikte. Norman kasabası Ivry’den çıkan bir sporcu Ivry Kontu’nun mu yoksagüçsüz Fransa Kralı’nın mı sancağı altında yarışacak?
Bu siyasi oluşumların pek çoğu yıllar içinde belirip kaybolmuş. Siz 1016 Olimpiyatları’na hazırlık yaparken hangi delegasyonların zuhur edeceğini önceden bilmeniz mümkün değil çünkü kimse bir sonraki sene hangi siyasi oluşumların varlık göstermeyi sürdüreceğini bilmiyor. İngiltere Krallığı 1016 Olimpiyatları’na katılmış olsa sporcular madalyalarını alıp eve dönünce Londra’nın Danimarkalılar tarafından işgal edildiğini ve İngiltere’nin Danimarka, Norveç ve İsveç’le birlikte Kral Büyük Knud’un Kuzey Denizi İmparatorluğu’na dahil edildiğini görürlerdi. Yirmi yıl sonra bu imparatorluk dağıldı ama ondan otuz sene sonra İngiltere yeniden, bu defa Normandi-ya Dükü tarafından işgal edildi.
Bu gelipgeçici siyasi oluşumların pek çoğunun ne çalacak bir milli marşı ne de göndere çekecek bir bayrağı bulunmadığını söylemeye gerek bile yok. Tabii ki siyasi semboller önemliydi ama Avrupa siyasetinin sembolik diliyle Endonezya, Çin ya da Tupi siyasetlerinin sembolik dilleri birbirinden son derece farklıydı. Zafer göstergesi teşkil edecek ortak bir protokol üzerinde anlaşmak neredeyse imkânsız olurdu.
O yüzden 2020 Tokyo Olimpiyatları’nı izlerken milletler arasındaki bu sözde çekişmenin aslında muazzam bir küresel uzlaşmayı temsil ettiğini unutmayın. Kendi ülkelerinin temsilcileri altın madalya kazanıp bayrakları göndere çekilince herkesi milli gurur duygusu kaplıyor ama esasen insanlığın böyle bir etkinlik düzenleyebilmesi çok daha büyük bir gurur kaynağı.
Yuval Noah Harari 21. Yüzyıl İçin 21 Ders
https://www.cafrande.org/dunyada-sadece-tek-bir-medeniyet-var-yuval-noah-harari/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.26 22:51 karanotlar Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı Byung-Chul Han: Koronavirüs bizi bir ‘sağ kalma toplumuna’ indirgedi

Ahmet Çınar
Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han, koronavirüsle birlikte ortaya çıkan toplumu “İyi yaşama duygusunu tamamen kaybeden, hazzın da sağlığa feda edildiği bir sağ kalma toplumu” olarak nitelendiriyor. İspanya merkezli uluslararası haber Ajansı EFE muhabirleri Carmen Sigüenza ve Esther Rebollo’nun sorularını yanıtlayan Han, “Bu gidişle sanki daimi bir savaş halinde yaşıyormuşuz gibi, sağ kalmak nihai gerçeğimiz haline gelecek” diyor. EFE’de yayımlanan söyleşiyi Ayşen Tekşen’in çevirisiyle paylaşıyoruz.
Güney Koreli felsefeci, kültür kuramcısı, yazar Byung-Chul Han, Efe’yle bir röportajında Covid-19 sonrası dünyayı böyle gördüğünü anlatıyor: “İyi yaşama duygusunu tamamen kaybeden, hazzın da sağlığa feda edildiği bir sağ kalma toplumu.”
1959’da Seul’de doğan Han, halen yaşadığı Almanya’da felsefe, edebiyat ve teoloji çalıştı. Kaçınılmaz olarak toplumu tükenme noktasına götüren aşırı bilgi ve olumluluğun, aşırı şeffaflık ve aşırı tüketimciliğin istilası altında olduğunu belirttiği modern toplumu eleştiren önemli seslerden birisi.
Hem yerel hem de küresel şöhrete sahip Koreli felsefeci, koronavirüsün gözetleme rejimleri ve biyopolitik karantinalar dayatmasına, özgürlükleri daraltmasına, hazza son vermesine ve kitlesel histeri ve korku ortamında bir insaniyet yoksunluğunu açığa çıkarmasına dair endişelerini EFE’yle paylaştı.
Han, Covid-19’un gizli sosyal farklılıkları ortaya çıkardığını vurgularken, “küreselleşmenin ilkelerinden birinin kârları maksimize etmek” olduğuna, “sermayenin insan sevmediğine” ve “ölümün demokratik olmadığına” dikkat çekiyor. Ona göre, salgının zirve noktasında bu nitelikler “ABD ve Avrupa’da pek çok hayata mal oldu.”
Byung-Chul Han bu krizin “dünyanın gücünün Batıdan uzaklaşarak biraz daha Asya’ya doğru kaymasına” yol açacağından emin –bu, yeni bir çağın şafağı.
Covid-19 insanın savunmasızlığını demokratikleştirdi. Artık daha kırılgan ve daha yönlendirilebilir olduğumuzu düşünüyor musunuz? Otoriterizm ve popülizmin kucağına düşmemiz daha mı kolay olacak?
Covid-19 şu anda insanın savunmasızlık ya da ölümlülüğünün demokratik olmadığını ama sosyal konuma bağlı olduğunu gösteriyor. Ölüm demokratik değildir. Covid-19 hiçbir şeyi değiştirmedi. Ölüm hiçbir zaman demokratik olmamıştı. Özel olarak salgın ise toplumlardaki farklılıkları ve toplumsal değişimi açığa çıkarıyor. Birleşik Devletleri düşünün. Diğer gruplarla kıyaslandığında, çok daha fazla sayıda Afro-Amerikalı ölüyor. Aynı durum Fransa için de geçerli. Paris’i düşük gelirli kenar mahallelere bağlayan metro vagonları tıka basa doluysa sokağa çıkma yasağının ne anlamı var? Banliyöden gelen göçmen kökenli yoksul emekçiler temastan kaçınamaz ve Covid-19 nedeniyle ölür. Çalışmak zorundasınızdır. Bakıcılar, fabrika çalışanları, temizlikçiler, satıcılar ya da çöpçüler evden çalışamaz. Öte yandan, zenginler şehir dışındaki villalarına çekilirler. Dolayısıyla, salgın sadece tıbbi değil aynı zamanda sosyal bir sorundur. Almanya’da ölü sayısının o kadar yükselmemesinin bir başka nedeni de sosyal sorunların diğer Avrupa ülkeleri ve ABD’deki kadar ciddi olmamasıdır. Almanya’daki sağlık hizmetleri sistemi ABD, Fransa, İngiltere ya da İtalya’dakinden çok daha iyi durumdadır. Ama Covid-19 Almanya’da bile sosyal farklılıkları ortaya çıkarır. Almanya’da da sosyal açıdan zayıf olan daha önce ölür. Arabanın masrafını karşılayamayan yoksullar otobüsler, tramvaylar ve metrolara doluşur. Covid-19 bize ikinci sınıf bir toplumda yaşadığımızı gösterir. İkinci sorun ise Covid-19’un demokrasiye uygun olmamasıdır. Korkunun otokrasinin beşiği olduğu gayet iyi bilinir. Bir kriz durumunda insanlar güçlü liderler ister. Viktor Orban büyük ölçüde bundan yararlanıyor. Olağanüstü hali normalmiş gibi gösteriyor. Ve bu da demokrasinin sonudur.
Özgürlük ya da güvenlik? Salgınla mücadele için ödeyeceğimiz bedel nedir?
Salgın nedeniyle bir biyopolitik gözetleme rejimine doğru ilerliyoruz. Yalnızca iletişimimizi değil bedenlerimizi de: sağlığımız dijital gözetlemeye tabi olacak. Kanadalı yazar Naomi Klein’a göre, krizler yeni bir kurallar sisteminin habercisidir. Bu salgın şoku, sürekli olarak sağlık durumumuzu izleyen bir biyopolitik disiplin toplumunda, denetleme ve izleme sistemiyle bedenlerimizin kontrolünü ele geçiren dijital biyopolitikanın küresel olarak yerleşmesini sağlayacak. Batı, salgın şoku karşısında liberal ilkelerinden vaz geçmek zorunda kalacak. Sonra da özgürlüğümüzü kalıcı olarak kısıtlayan bir biyopolitik karantina toplumuyla karşı karşıya kalacak.
İnsanların yaşamında korku ve güvensizliğin sonuçları nelerdir?
Virüs bir aynadır. Nasıl bir toplumda yaşadığımızı gösterir. Önünde sonunda ölüm korkusuna dayalı olan bir sağ kalma toplumunda yaşıyoruz. Bugün, sanki daimi bir savaş haline yaşıyormuşuz gibi, sağ kalmak nihai gerçeğimiz haline geliyor. Yaşamın tüm güçleri yaşamı uzatmak için kullanılıyor. Sağ kalma toplumları iyi yaşama duygusunu tümüyle yitirir. Haz, kendi içinde bir amaç durumuna yükseltilen sağlığa feda edilir. Sigara yasağı örneğindeki katı yaklaşım sağ kalma histerisine tanıklık eder. Hayat giderek yalnızca sağ kalma çabasına dönüştükçe ölüm korkusu da artar. Salgın, özenle bastırdığımız ve dışladığımız ölümü tekrar görünür kılar. Kitlesel medyada sürekli olarak ölümün yer alması insanları sinirlendirir. Sağ kalma histerisi toplumu fazlasıyla acımasız yapar. Komşunuz, uzak durulması gereken olası virüs taşıyıcısıdır. Yaşlı insanların bakım evlerinde yalnız ölmesi gerekir çünkü bulaşma riski nedeniyle kimsenin onları ziyaret etmesine izin verilmez. Yaşamı birkaç ay uzatmak yalnız ölmekten daha mı iyidir? Sağ kalma histerimiz sayesinde iyi bir yaşamın ne olduğunu tamamen unuttuk. Sağ kalmak için, hayatı yaşanmaya değer kılan her şeyi gönüllü olarak feda ettik: sosyallik, topluluk ve yakınlık. Salgın göz önüne alınarak, temel hakların radikal biçimde kısıtlanması hiç tartışmasız kabullenildi. Paskalyada bile dini törenler yasaklandı. Papazlar da sosyal mesafe uyguladı ve koruyucu maske taktı. İmanı sağ kalmaya feda ettiler. Mesafeyi korumak iyilik anlamına geliyor. Virüs bilimi ilahiyatın gücünü elinden alıyor. Herkes mutlak yorum egemenliğine sahip virologları dinliyor. Yeniden diriliş hikayesinin yerini sağlık ve sağ kalma ideolojisi alıyor. İnanç, virüs karşısında yozlaşarak bir güldürüye dönüşüyor. Ve bizim Papa Francis? Aziz Francis cüzzamlılara sarılmıştı… Virüs korkusu ve paniği abartılıyor. Almanya’da koronavirüs nedeniyle ölenlerin yaş ortalaması 80 ya da 81. Almanya’da ortalama yaşam beklentisi 80,5. Virüse verdiğimiz panik tepkisi toplumumuzda bir şeylerin yanlış olduğunu gösteriyor.
Koronavirüs sonrası toplumumuz doğaya daha fazla saygı duyar mı, daha adil ve iyi olur mu? Yoksa bizi daha bencil ve bireyci mi yapar?
“Denizci Sinbad” diye bir masal var. Sinbad bir seyahatinde Cennet bahçesine benzeyen küçük bir adaya varır. O ve yanındakiler adada ziyafet çeker, yürüyüş yapar ve bir ateş yakarak kutlarlar. Sonra aniden ada eğrilir. Ağaçlar eğrilir. Aslında ada dedikleri şey uzun zamandır hareketsiz olduğu için üzerinde kum biriken ve ağaçlar büyüyen dev bir balığın sırtıdır. Sırtında yakılan ateş balığı rahatsız etmiştir. Balık derine dalar ve Sinbad denize düşer. Bu masal bir meseldir: insanda temel bir körlük olduğunu öğretir. Neyin üstünde durduğunu bile göremez ve kendi yıkımını hazırlar. Alman yazar Arthur Schnitzler, yıkım merakı açısından insanlığı bir hastalıkla kıyaslar. Dünya üzerinde insafsızca çoğalan ve sonunda bizzat konakçıyı mahveden bir virüs ya da bakteri gibi davranırız. Büyüme ve yıkım birlikte gelir. Schnitzler insanların yalnızca ilkel seviyeleri anlayabileceğine inanır. Üst seviyelere ise bir bakteri kadar kördür. Dolayısıyla, insanlık tarihi -insanın ille de zarar verdiği- ilahi olana karşı sonsuz bir bir mücadelenin tarihidir. Salgın, insanın acımasızlığının bir ürünüdür. Son derece hassas olan ekosisteme acımasızca müdahale ederiz. Paleontolog Andrew Knoll insanın evrim pastasının yalnızca kreması olduğunu söyler. Gerçek pasta ise o narin yüzeyi istediği zaman yarıp geçme ya da istila etme tehdidi içeren bakteri ve virüslerden oluşur. Bir balığın sırtının güvenli bir ada olduğunu sanan denizci Sinbad insan cehaletinin kalıcı bir metaforudur. Doğa güçleri tarafından uçurumun derinlerine atılarak parçalanması sadece bir an meselesiyken, insan kendisinin güvende olduğunu düşünür. İnsanın doğaya sergilediği şiddet daha güçlü olarak ona geri döner. Bu, Antroposen diyalektiğidir. Bu İnsan Çağında, insanoğlu hiç olmadığı kadar büyük tehdit altındadır.
Covid-19 küreselleşme için ölümcül bir yara mıdır?
Küreselleşmenin ilkelerinden biri de kârları maksimize etmektir. Örneğin, koruyucu maske ya da ilaç gibi tıbbi ürünlerin üretimi Asya’ya taşınmıştır. Bu durum, Avrupa ve ABD’nde pek çok yaşama mal oldu. Sermaye insan sevmez. Artık insanlar için değil sermaye için iş yapıyoruz. Marx sermayenin insanı üreme organına indirgediğini söylemişti. Bugün aşırı uçlara taşınan bireysel özgürlük, bizzat sermaye fazlasından başka bir şey değildir. Kendimizi tatmin ettiğimiz inancıyla kendimizi sömürüyoruz. Ama gerçekte birer hizmetçiyiz. Kafka, öz-sömürünün paradoksal mantığına dikkat çekmiştir: hayvan, kırbacı efendinin elinden çekip alır ve efendi olmak için kendini kırbaçlar. Neoliberal rejimde insanlar böylesine saçma bir durumdadır. İnsanlık, özgürlüğünü geri kazanmalıdır.
Koronavirüs ve yarattığı sonuçlar dünya düzenini değiştirir mi? Dünya gücünü kontrol etme ve ona egemen olma mücadelesini kim kazanır? Çin, ABD karşısında güçlenir mi?
Olasılıkla Covid-19 Avrupa ve ABD için hayra alamet değil. Virüs fiziksel bir sınavdır. Liberalizme pek de değer vermeyen Asya ülkeleri -Batı için hayal bile edilemez olan- dijital biyo-politik gözetlemelerin yardımıyla hızla salgını kontrol altına aldılar. Avrupa ve ABD sürüklenip duruyor. Salgın karşısında pulları dökülüyor. Zizek virüsün Çin rejimini devireceğini iddia etti. Zizek yanılıyor. Bunların hiçbiri olmayacak. Virüs Çin’in gelişimini durduramayacağı gibi tam aksi olacak. Çin şimdi salgına karşı başarılı bir model olarak kendi otokrat gözetleme devletini de satacak. Eskisinden daha büyük bir gururla, dünyaya kendi sisteminin üstünlüğünü gösterecek. Covid-19 dünya gücünün biraz daha Asya’ya doğru kaymasını sağlayacak. Bu açıdan bakıldığında, virüs bir dönemin bitişine işaret eder.
(Çeviri: Ayşen Tekşen)
Byung-Chul Han kimdir?
Güney Koreli yazar ve kültür kuramcısı. 1959’da Seul’de doğdu. 1980’lerde Almanya’ya taşınarak felsefe, Alman edebiyatı ve Katolik teolojisine yoğunlaştı. Freiburg’da doktorasını tamamladıktan sonra 2000 yılında Basel Üniversitesi’nin felsefe bölümüne katıldı. Akademik kariyerine çeşitli üniversitelerde devam eden Han, araştırmalarında on sekiz, on dokuz ve yirminci yüzyıl felsefesi, etik, fenomenoloji, kültür kuramı, estetik, din, medya kuramı ve kültürlerarası felsefe gibi konulara yöneldi. Günümüz toplumuna dair derinlikli çözümleme ve eleştirileriyle dikkat çeken Han, 2012 yılından beri Berlin Sanat Üniversitesi’nde ders veriyor. Bazıları birçok dile çevrilmiş on altı kitabı bulunan yazarın eserleri arasında şunlar sayılabilir: Şiddetin Topolojisi, Şeffaflık Toplumu, Zamanın Kokusu, Psikopolitika, Eros’un Istırabı
https://www.a3haber.com/2020/05/21/guney-koreli-felsefeci-kultur-kuramcisi-byung-chul-han-koronavirus-bizi-bir-sag-kalma-toplumuna-indirgedi/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.23 03:29 karanotlar Max Stirner ve Varoluşçuluk à la Jean-Paul Sartre – H. İbrahim Türkdoğan

Max Stirner ve Varoluşçuluk à la Jean-Paul Sartre – H. İbrahim Türkdoğan
https://preview.redd.it/ty8034wl2f051.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=0ec4d135ff323a4198fa9ff6079711fd180f2033
“Bütün insanlar sıkıcıdır.”
– Kierkegaard-
Giriş
Yüzyıllar boyunca insan düşüncesinde insanın dünyadaki varoluşu ve özü bağlamında Hiç’ten korkma duygusu yuvalanmış ve çekilmeyecek bir duruma gelmiştir: bir felakete yakalandığımız duygusu Batı dünyasında insan varlığının ikilemini her gün arttırıyor. Ve her gün üzerine yeniden düşünülen “insanın ne olduğu” ebedi sorusu, insanların kısır döngüden çıkma fırsatını elinden alıyor. Filozoflar, düşünürler, yazarlar ezelden beri insanların birlikte yaşama ilkeleri üzerine düşünürlerken, her çöküşten sonra yeni bir “ilkesel” değişimi savunurlar. Korkunun, anlamın, hiçliğin ve “anlamsız bir evrende” yalnız kalma umutsuzluğunun özelliklerini inceliyor ve neticede “dünyaya atılmışlık”ta (Heidegger) “her şeyin saçma, yaşamanın ve kendini öldürmenin anlamsız olduğu” bir çöküş duygusuna tanık olmaktadırlar.
İnsan konusunda köklü bir analizde bulunan Stirner, onu doldurulması gereken boş bir kap olarak algılamaz; Stirner’e göre insan doğası gereği tamamlanmış ve yaratıcı bir varlıktır ve hiçbir buyruk ya da emir olmaksızın kendini geliştirebilme yeteneğine sahiptir. Ancak bu yetenek bir “İnsan kavramı” değildir, çünkü Stirner her insanın bir ötekinden farklı olduğundan yola çıktığı için, her insanın kendine göre kendini geliştirebileceğini ileri sürer.
Bununla birlikte Batı felsefesi tarihinde çeşitli felsefesel düşünce ve akımlar gelişmiştir, bunlardan biri de varoluş felsefesi ve onun aktif siyasal oluşumu varoluşçuluktur. Her ikisi de insanın aktüel durumunu varoluşun öz’den yabancılaşması olarak algılar. Varoluşumuz ve özümüz birbirinden kopmuş, ikiye ayrılmış ve birbirine yabancılaşmıştır. Bu konuda Sören Kierkegaard, Martin Heidegger, Gabriel Marcel, Karl Jaspers ve Jean-Paul Sartre gibi birçok filozof kendi felsefesel düşüncelerini yapılandırmışlardır. Her biri bilimsel ya da dinsel bir sistemin kuramını hazırlayıp insanlığa sunmuştur. Kierkegaard ve Jaspers dinsel bir varoluşçuluk taslağı çizerken, Heidegger ve Sartre bunun ateist şeklini geliştirmişlerdir. Sonuç olarak Sartre, Heidegger’in gizemsel Varlık kavramından uzaklaşıp sadece İnsan’ı merkeze alarak kendi felsefesine “hümanist” demiştir. Tüm bu dinsel, bilimsel ve öteki kuramlarla çok daha önce Max Stirner ilgilenmiş ve Sartre ve Heidegger öncesinde insanın “dünyaya atılmışlığını” farklı kavramlarla dile getirmiştir ve bu düşünceden yola çıkarak da Kendi-olma (Eigenheit) ve Biricik “kavramını” yapılandırmıştır.
Stirner ve Çağdaşları
Stirner dönemi filozoflar (Hegel, Marx, Feuerbach, Proudhon vb.) Tanrı’yı öte dünyadan bu dünyaya taşıyıp yeni nominalarla taçlandırırlarken, Stirner, başyapıtında (Biricik ve Mülkiyeti, 1844) tek tümceyle tüm felsefesel, sosyolojik ve dinsel tanrılara meydan okur: “Hiçbir şey Benden üstün değildir”. Bununla tüm fantazmaları (tanrıları, putları, nominaları) silip süpürüp yerine Ben’i koymuştur. Neredeyse dönemin tüm filozofları tamamlanmış düşünce sistemleri sunmaktaydı; Stirner her bir sistemde yeni bir efendi görür, dolayısıyla her birini saplantı (fixe Idee) olarak adlandırır. Bu saplantılı düşünce sistemleri Feuerbach’ta tanrılaştırılan İnsan, Marx’ta sosyalizm, Hegel’de devlet ideolojisi, Proudhon’da Töre, Fichte’de mutlak Ben’dir vb. Birer üstben ürünü olan tüm bu ideolojileri hayaletler olarak betimleyen Stirner, filozofların İnsan’ı Tanrı’nın elinden alıp farklı tanrıların kucağına koymakla yeni bir şey yapmadıklarını, sadece eskiyi yeni adlarla devam ettirdiklerini ileri sürer ve tüm tanrılarla birlikte, diğer filozofların tersine, tanrı-hizmetçilerini de ateşe atar. (Bu güçlü alevler daha sonra Nietzsche’ye de ulaşacaktı, ve Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü “müjdeleyecek” kadar cesaret gösterecekse de yeni bir Tanrı’ya, “Üstinsan”a, boyun eğecekti.)
Stirner ve Sartre
1) Varoluş ve Kendi-olan
İnsan konusunda köklü bir analizde bulunan Stirner, onu doldurulması gereken boş bir kap olarak algılamaz; Stirner’e göre insan doğası gereği tamamlanmış ve yaratıcı bir varlıktır ve hiçbir buyruk ya da emir olmaksızın kendini geliştirebilme yeteneğine sahiptir. Ancak bu yetenek bir “İnsan kavramı” değildir, çünkü Stirner her insanın bir ötekinden farklı olduğundan yola çıktığı için, her insanın kendine göre kendini geliştirebileceğini ileri sürer. Tam olarak: Tek tek insanlardan yola çıkar. Sartre’ın “otantik” dediği düşünce Stirner’in “Kendi-olma” düşüncesine yakındır. Sartre’ın ilkesi: “Varoluş özden önce gelir.”[1] Stirner: “Elbette duyularım olmaksızın düşünemem. Ne var ki düşünebilmek ve duyumsamak için, yani soyut ve duyusal için, her şeyden önce Bana gereksinimim vardır, hem de şu çok bariz olana, Biricik’e. […] Düşünmemin öncesinde – Ben – varım.”[2] Demek ki: Düşünmenin sahibi benim ve düşünme benim mülkiyetimdir. Sartre’ın bazı felsefesel kavramları Stirner’in felsefesiyle belirli bir noktaya kadar örtüşüyor. Aşağıda buna açıklık getireceğim.
İlk tümce Stirner’in felsefesiyle kısmen örtüşür. Stirner: “Kendi-olan kökeninde özgürdür.” Buradaki köken sözcüğü Kendi-olanın doğrudan doğasını kasteder. Bütün insanlar Kendi-olan ise, o zaman bütün insanlar özgürlüğe mahkumdur.
Sartre’ın “Bulantı”adlı romanını Stirner’in felsefesini temel alarak incelerken, öteki eserlerini de göz önünde bulunduracağım. Stirner, Batı felsefesinde Kinikçilerden sonra yabancılaşma kavramını kapsamlı bir şekilde araştıran ve gün ışığına çıkaran ilk filozoftur. Proudhon ve Marx’tan da önce.
“Bulantı”nın protagonisti Antoine Roquentin için yaşam anlamını tamamen yitirir. Yaşamanın bir anlamı olmadığı gibi özkıyımın da bir anlamı kalmaz. Şeylere ve insanlara duyduğu tiksintinin köküne inmeye çalışır Roquentin.
Stirner’e göre birey, içselleştirdiği dış dünyanın değerlerinden, örneğin toplumsal değerlerden arınırsa, arı ve ona özgü bir Ben’e sahip olabilir. “Bulantı”nın protagonisti içselleştirdiği tüm toplumsal değerlerden arınmakla meşguldür. Aslında roman Stirner’in “Meselemi Hiç’e bıraktım” tümcesiyle sonuçlanır; ancak önemli bir farkla: Roquentin genel değerlerden ve varoluşundan kendisinden iğrenirken Hiç’in melankolik dalgasına kapılır, hazzın ve yeniden yaratımın kapıları kapanır üzerine. Hüzünlü bir bakışla varoluşu ve onun insansal gelişimlerini izler. Roquentin’a oranla Stirner’in Biricik’i şenlik dalgaları yansıtır; yıkımını gerçekleştirdiği değerlerin ardından şöyle der: “Sen ey çilekeş Alman halkım – neydi acın, ıstırabın? Canlanamayan bir düşüncenin acısıydı seninkisi, horozların her ötüşünde hiçliğe karışan ve yine de mutluluğun ve kurtuluşun özlemini çeken bir tinsel hayaletin acısıydı. Benim içimde de uzun zamanlar yaşadın ey sevgili – düşünce, ey sevgili – hayalet. […] Kal sağlıcakla ey milyonların rüyası, çocuklarının binyıllık zalim anası kal sağlıcakla! Yarın seni mezara taşıyacaklar, ve çok yakında kardeşlerin, diğer halklar, ardından gelecek. Hepsi sıra sıra mezarlarına indirildiğinde – işte o zaman insanlık âlemi gömülmüş olacaktır. Ve Ben, kendi-olan Ben, onun gülen mirasçısı olacağım![[3]](https://itaatsiz.org/2020/05/07/max-stirner-ve-varolusculuk-a-la-jean-paul-sartre-h-ibrahim-turkdogan/#_edn3)
Bu fark ilkesel bir önem içerir. Melankoli Hıristiyanlığın öteki dünya öğretisinin harabelerinden doğmuş bir psikolojik zedelenmişliktir. Sartre, Roquentin’ı Hiç’in melankolik dalgalarından kurtarmak için, onu daha sonraki eserlerinde yeni tanrılarla tanıştırır. Bu tanrılardan biri “hümanizmdir”, bir başkası da “diyalektik Marksizm”. Sartre’ın otantizm kavramı, “yeni” bir etik üzerinden yaşam ümidi taşır, bu da onu öteki düşünce sistemlerinden farklı kılmaz. Stirner’e göre bu kavramlar da her düşünce sistemi gibi bireyin deforme edilmesi anlamına gelir. Bu nedenle de Stirner yeni bir genel etik kavramı yapılandırmaktan özenle uzak durur.
2) Özgürlük ve Kendi-olma
Sartre’ın özgürlük felsefesini temellendiren ilk tümcesi: “İnsan özgürlüğe mahkumdur.”[4] İkinci tümcesi: “Başkalarının özgürlüğünü amaç edinemediğim sürece kendi özgürlüğümü amaçlayamam.”[5]
Başkalarının özgürlüğünü amaçlayan Sartre’ın özgürlük düşüncesi temelde Kant’a dayanır: “Bir kişinin özgürlüğü başka bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde biter.” Bu da Herkesin Herkesle savaşıdır; insanın varlığından bu yana gezegenimizin doğal hâli budur
İlk tümce Stirner’in felsefesiyle kısmen örtüşür. Stirner: “Kendi-olan kökeninde özgürdür.” Buradaki köken sözcüğü Kendi-olanın doğrudan doğasını kasteder. Bütün insanlar Kendi-olan ise, o zaman bütün insanlar özgürlüğe mahkumdur. Ancak mesele bu kadar kolay değil. Kendi-olmayı bu kontekste tüm sosyolojik fantazmalardan (kimliklerden) arınmış bireyin varoluşunu anlayabiliriz. Ancak bu durumda her insanın özgür olmadığını söylemek gerekir, çünkü insanların büyük çoğunluğu sosyolojik kimliklerle var olabilmektedirler. Bu nedenle Stirner Kendi-olanı özgür olandan ayırır. Burada ilk ayrım başlar. İkinci ayrım daha da çarpıcıdır. Sartre’ın ikinci tümcesine karşılık olarak Stirner yalnızca Kendini ve kendi özgürlüğünü göz önünde bulundurur. Bununla Herkesin Herkesle savaşını ilân eder. Özgürlük Stirner’de ikincildir. Birincil olan Kendi-olma ve Kendi-olandır: “Kendi-olma Sizi kendinize geri dönmeye davet eder ve der ki: ‘Kendine gel!’ Özgürlüğün himayesi altında birçok şeyden kurtulacaksınız, ancak yeni şeyler size acı verecektir: ‘Kötü olandan kurtuldunuz, ama kötülük kaldı’. Kendi-olan olarak gerçekten Herşey’den kurtulacaksınız ve üzerinize yapışanlar olursa da bu Sizin tercihiniz ve seçiminizdir, sizin keyfinizdir. Kendi-olan özgür doğar, doğuştan özgürdür; Özgür ise, sadece özgürlük müptelasıdır, hayalcidir, hayalperesttir.”
Başkalarının özgürlüğünü amaçlayan Sartre’ın özgürlük düşüncesi temelde Kant’a dayanır: “Bir kişinin özgürlüğü başka bir kişinin özgürlüğünün başladığı yerde biter.” Bu da Herkesin Herkesle savaşıdır; insanın varlığından bu yana gezegenimizin doğal hâli budur. Tüm toplumsal kuramlar, tüm düşünce sistemleri, tüm sosyolojik ütopyalar bu kaçınılmaz savaşı yenemediği gibi, onun üzerine kurulmuştur. Stirner’e göre filozofların esas yanılgılarından biri tek tek insanları bir İnsan kavramında bütünleştirmeye çalışmalarıdır. Hiçbir filozof yoktur ki bireysel bir felsefe yapılandırabilsin; en bireyselci filozoflar bile genel bir Birey kuramını çizmişlerdir, bireylerin kendisini değil. Bunun, olanaksız olmamakla birlikte, ne kadar zor olduğunu Stirner’in Biricik betimlemesinde görmek mümkün. Özgürlük bağlamında söylenebilecek birkaç şey daha var.
Sartre ile söylemek gerekirse: İnsan öncelikle yalnızca vardır ve kendisini nasıl şekillendirirse, odur. Yani kendisini oluşturduğu şeyden başka bir şey değildir. Stirner’in buna itirazı olmaz. Eğer şu üç olguyu temel alırsak, bireyin onlara göre kendini geliştirebileceğini kaydedebiliriz: Buradalık (dünyaya atılmışlık), sonluluk ve faktisite (olgusallık). Bu şekliyle birey kendini Kendi-olma (Eigenheit) ve olanaklılık (olasılık) olarak algılar. Kendi-olmayı belirleyen olanaklılıktır. Kendime verebileceklerim olanaklarımla sınırlıdır. Olanaklarım özgürlüğümü belirler.
Şimdi, toplumsal hiçbir değer yargıyı olumlamayan Stirner gibi bir filozofla, toplumsalsız yaşamayı düşünemeyen Sartre gibi bir filozof aynı yolda daha uzun birlikte yürüyemezler.
Stirner der ki, eğer Tanrıyı, Zeus’u, kralı vb. tahtından indirme gücüne sahipsem, bunu yapma hakkına da sahibim. Bu tümcede genel ahlaksal hiçbir değer göremeyeiz; ne dinsel ne insansal, ne tanrısal ne metafiziksel bir değer. Ancak tümcede gizli olan bir “ahlak oyunu” vardır. Herkesin Herkesle savaşı! Hiçbir ideoloji doğrudan ve dolayımsız bunu ifade etmez. Her ideoloji her zaman üstü kapalı ve dolayımlı ifade eder. Ve asas olarak da hak ve adalet kavramlarına dayandırır; bu iki kavramı da ahlak çerçevesine alır. Sonuç olarak güçlünün güçsüze karşı savaşının meşrulaştırılması adına bu dolayımlı betimleme insanların tarihsel geleneği haline gelmiştir. Stirner’in farkı; bu oyuna katılmamasıdır; bu oyunu kökten yadsımasıdır. Sözcüğün sözcük anlamıyla karşımıza tüm değerlerden arınmış yalın bir düşünür çıkar. Bu kontekstteMauhtner yerinde bir analizde bulunur: Stirner “dünyaya sığmayacak ve dolayısıyla açlıktan ölecek kadar biricikti; o, politik bir önder değildi, sadece iç dünyasında bir başkaldırandı, çünkü onu insanlarla birleştirecek ortak bir dil bile yoktu.”[6]
Sartre’ın sosyalizmi doğal olarak Ben’lerin ilgisinden uzak töresel bir toplum için düşünülmüş bir kuramdır. Toplumsal düzenle birlikte Herşeyin absürtlüğünü “Bulantı”da tutarlı bir şekilde gün ışığına çıkaran Sartre, daha sonraki eserlerinde (Varoluşçuluk bir Hümanizm midir? / Varlık ve Hiç) insansal özü Marksist bir toplumda yaşayacak olan töresel İnsan olarak adlandıracaktır.
Hiçbir pedagojik buyruk Stirner’de onurlandırılmaz; her biri ona göre bir bahane ve şaklabanlıktır. Stirner ile bir toplum inşa edilemez (zaten böyle bir istemi olduğu söylenemez), Sartre ile inşa edilebilen bir toplum ise ancak ikiyüzlü olacaktır, her toplum gibi. Diğer taraftan Stirner’in önemi düşünce sistemlerine dair tutarlı analizleri ve bireye bireysel değişimlere dair sunduğu alternatiflerdir. Özgürlüğü sorgularken bireyin önemini öne çıkarır: “Peki, nelerden kurtulup özgürleşeceğiz? Herşeyden. Demek ki: bütün perdeleri kaldırılacak, bütün kabukları – kırılacak çekirdek Ben’im.” […] Ama bizzat bu Ben’e özgürlüğün sunacak hiçbir şeyi yoktur.” Felsefe tarihinde özgürlük sorusunu bu şekilde sorgulayan bir filozofa Stirner dışında pek rastlanmaz: “Ben özgür olduktan sonra ne olması gerektiğine dair özgürlüğün söyleyecek sözü yoktur, tıpkı hükümetlerimizin tutukluyu, cezasının bitiminde serbest bırakıp kimsesizliğe terk etmeleri gibi.”[7] Birey gerçekten Herşeyden özgürleşmek mi ister? Yoksa daha çok Herşeyi elde mi etmek ister? Bireyin elde etmek istedikleri var, kurtulmak istedikleri var. Burada önemli olan bireyin Kendi-olarak kendi ilgi ve çıkarları için karar vermesidir.
Roquentin henüz us’la boğuşmaktadır. Bir taraftan özgürleşmek (arınmak) ister, diğer taraftan kendi yalınlığına pratik bir ifade verebilecek durumda (olanaklık/erk) değildir. Varoluşun ve toplumsalın yoğunluğuyla baş başadır. Bu yoğunluktan çıkabilmesi için “Kendine dönmesi” gerekir ki özgürleşebilsin.
3) Egoistlerin Birlikteliği ve Toplumsal
Roquentin silkeleniyor, Kendine geri dönmeye çalışıyor, ancak buradalıktan haz almıyor. Onu çevreleyen gündelik yaşam, sahi olmamalık fazla geliyor ona, altından çıkamıyor o devasa gücün. Yakalandığı melankoli hastalığı bireysel dirilişine engel oluyor. Sartre, protagonistine bir çözüm sun(a)mamaktadır. Roquentin, melankoli adında bir çıkmaz sokaktadır, bir şeytan çemberine hapsolmuştur. Sartre, protagonistini orada bırakır. Daha sonraki eserlerinde ama melankoliden uzak, hatta ihtiras gibi afektler bile içermeyen bir toplumsallık sunar. Adı: Sosyalizm.
Sartre’ın sosyalizmi doğal olarak Ben’lerin ilgisinden uzak töresel bir toplum için düşünülmüş bir kuramdır. Toplumsal düzenle birlikte Herşeyin absürtlüğünü “Bulantı”da tutarlı bir şekilde gün ışığına çıkaran Sartre, daha sonraki eserlerinde (Varoluşçuluk bir Hümanizm midir? / Varlık ve Hiç) insansal özü Marksist bir toplumda yaşayacak olan töresel İnsan olarak adlandıracaktır. Varolanın, adsızın özgür edimi yeni bir toplum düzeninin hizmetçiliğine indirgenecektir.
“Varoluş” “yeni” adlar ve “yeni” unvanlarla şekillenecektir: “Hümanist”, “Sosyalist”, “Marksist” vb. Bundan böyle insanlığın tek kurtarıcısı komünizm olacaktır. Bir toplumsallık üzerinden birey “İnsan olabiliyor” ancak. Sartre bir ideal insan imgesini takip ediyor, bu şekilde ifade etmese de. Neticede sosyalizm gibi bir sistem bireyin bireysel keyfiliğini önemsemeyeceği gibi, baskılayacaktır. Bu durumda İnsan erekleştirilerek bir ödev, bir ideal, bir meslek haline getirilir. Şu anki benliği köpük ve gölgeden oluşmaktadır. Kant’ın “İnsan eğitilmesi gereken tek canlıdır”[8] tümcesi Sartre felsefesinin temel taşlarından birini oluşturur. Böylece çoğunlukça belirlenen bir genel oydaşma, bir kategorik buyruk Sartre hümanizmini belirlemiş olur.
Stirner’in buradalığı tiksinti değil, haz yönelimlidir. Parolası: Buradayım ve haz alıyorum. Tıpkı bir bitki gibi kendi iç dinamiğime göre nefes alıyorum.
Stirner kendini hedeflemez, kendini başlangıç noktası yapar. Ve toplumsala alternatif olarak “Egoistlerin Birlikteliği”ni sunar. Genel toplumsal düzene alternatif olarak bu birliktelikle gücünü büyüterek kendi ilgilerini yaşamak ister; “Egoistlerin Birlikteliği” bir kuram olmamakla birlikte, bir tür geçici, yani gerekli olduğu sürece yaşayan bir projedir. Amacı kendine hizmet etmektir, töresel ya da başka bir kuruma değil. Her birliktelik katılımcısı yalnızca kendi ilgisine yöneliktir, hiçbir görevi yoktur; ilgisi bittiği an onu o birliktelikte hiçbir şey tutamaz. Ve bu projenin içeriğini ancak katılımcıları belirler. “Egoistlerin Birlikteliği” bireylerin kendi güçlerini daha da keskinleştirebilecekleri bir güçtür. Toplulukta birey egoisttir, toplumda insansal. Topluluğa karşı borcu yoktur, topluma her şeyini borçludur, çünkü genel bir yasaya karşı sorumludur.
“Egoistlerin Birlikteliği”ni bir partiye benzetebiliriz. Her katılımcı kendi ilgisi doğrultusunda oradadır. Bir partide ise her katılımcı çeşitli görevlerle yükümlüdür. İlkinde birey gönüllüdür, ikincisinde zorunludur. Birinde yaşamdan zevk alır, diğerinde değer yargılarla, ödevlerle, ideallerle çevrilidir, ilkinde yaşam enerjisini tüketir, ikincisinde tüketilir. Toplum bireylerin sırtından yaşar. Sartre’ın toplumunda Stirner bir Kendi-olarak barınamaz.
Topluluk bir araçtır, toplumsa bir amaç. Toplulukta birey bir Kendi-olandır, toplumda yalnızca bir üyedir. Ve sadece üyelik haklarından yararlanır. Aynı zamanda üyelik ödevleriyle yükümlüdür. Pedagoji, klasik adıyla terbiye, toplumun bileşenlerinden biridir. Toplum bireye sınırlar koyar, toplulukta bireyin çıkış noktası ve yargıcı kendisidir. Çıkarları doğrultusunda bir iletişim kurabilir ya da iletişimi bozabilir. Kimseden bir şey talep etmez, kimseye karşı yükümlülük taşımaz.
“Bulantı”da her şey rastlantısal ve absürttü, şimdiyse sosyalizm gibi bir sistem Sartre’da bir anlam kazanıyor. Toplum Sartre’ı mutlu kılar, Stirner’i tiksindirir.
4) Buradalık ve Haz
“İşte o zaman bulantı beni yakaladı; banketin üzerine yığıldım.[…] Kusmak geliyordu içimden.”
-Sartre-
Stirner’in buradalığı tiksinti değil, haz yönelimlidir. Parolası: Buradayım ve haz alıyorum. Tıpkı bir bitki gibi kendi iç dinamiğime göre nefes alıyorum. Stirner’in varoluşu varoluşçuluk değildir, çeşitli giysilerle sahneye çıksa da, hiçbir giysi kutsanmadan yerini bir sonrakine bırakır.
“Varoluşçuluk bir Hümanizm mi dir?” adlı eserinde Sartre, Dostojevski’nin “Tanrı yoksa, her şey mübahtır” tümcesini örnekleyerek, ateist varoluşçuların insanı şu an bir “taslak” olarak algıladıklarını ve yukarıda saydığım bileşenlerle bu “taslağı” Tanrı’dan ve dinsel öğretilerden bağımsız olarak şekillendirdiklerini ileri sürer. Çünkü Tanrı’nın olmayışı bir ateist için hiçbir şeyi mübah kılmaz. Buraya kadar sorun yok.
Sartre’ın ateizmi Feuerbach’ın İnsan kavramını anımsatır. Feuerbach’ın ateizmi, Hıristiyanlık öğretisine göre Herşeyin ölçütü olan Tanrı’nın yerine İnsan’ı temel alır.
Sartre’ın “taslak” kavramı ve ateizmi konumuz gereği önemlidir. “Taslak insan”, kendini daima yenileyendir; bu bir bakıma Stirner’in Biricik’iğle örtüşür, çünkü Biricik de kendini daima yeniler. Ve bu yenileme Biricik’in gündelik şekilleridir. Biricik kendini amaçlamaz, kendini tüketir, her an neyse odur. Ancak Biricik bir taslak değildir, Biricik doğası gereği zaten bir bütündür, gündelik şekillenmeleri onun gelişimindeki geçici adlarıdır. Ve bu adlar onun ilgisine göre değişir, sabit değildir. Çünkü her sabit düşünce ve edim bir fixe Idee’dir. Stirner’in bir sosyalist olma çabası yoktur, vicdanlı bir insan olma eğilimi olmadığı gibi.
Sartre’ın ateizmi Feuerbach’ın İnsan kavramını anımsatır. Feuerbach’ın ateizmi, Hıristiyanlık öğretisine göre Herşeyin ölçütü olan Tanrı’nın yerine İnsan’ı temel alır. İnsan’dır artık Herşeyin ölçütü. Feuerbach, Tanrı’yı yok sayarken, onun yerine İnsanı getirir, bununla İnsanı yüceleştirir. Bu nedenle Stirner Feuerbach ve döneminin öteki ateist filozoflarına hitaben “ateistlerimiz dindar insanlardır. […] En azgın ateist, en inançlı Hristiyan’dan daha az dindar değildir”[9] der. Sonuç olarak sadece adlar değişti: Tanrı’nın yerini İnsan aldı. Sartre’ın ateizmi de aynı eleştiriye layıktır. Nedir Sartre’ın ateizmi? Var olan bütün Hıristiyan değerleri devralmak. Vicdan, pedagoji, sevgi, aile, toplumsal sorumluluk kısacası sosyolojik tüm değerler devam ettirilir. Değişen nedir? Gökten indirilen Tanrı’ya vicdanda yer verilir, tam olarak: Tanrı’nın bizzat kendisine dönüşür vicdan. Ateist vicdan: Hümanizm. Sartre ile birlikte tüm varoluşçular bu toplumsal bileşenler üzerine kuramlarını yapılandırırlar. Dolayısıyla Stirner’in ateizm eleştirisi güncelliğini en yüksek düzeyde korumaktadır.
“Varoluş, özden önce gelir tümcesi” bu aşamadan sonra tersini dile getiriyor. Ateistin vardığı yer yalın varoluş değil, öz’leşen nominadır: Sosyalizm vb. Yalın varoluş varoluşçuluğa dönüşürken beraberinde yeni tanrılar doğuruyor. Bu durumda haz Kendi-olanın kendi hazzı değil, bir nominanın hazzıdır.
Kitabının “İlişkilerim” bölümünde dünyayla ilişkisini şöyle ifade eder Stirner: “Benim dünyayla ilişkim onun tadını çıkarmak ve onu böylelikle kendi öz-hazzım için kullanmaktır. İlişki, dünya-hazzıdır ve benim – öz-hazzıma aittir.” Ve bu haz Ben ile Öteki arasında bir tahakküm ilişkisine neden olmaz: “Ne Sen benden yüce varlıksın ne de Ben senden.”[10]
Elbette Stirner tiksinme duygusunu tattı, elbette varoluşsallık ve toplumsallık karşısında Roquentin gibi aynı ikilemleri yaşadı, ancak “Biricik ve Mülkiyeti” tüm bu ikilemleri aşan ve hazzını yeniden keşfeden bir Biricik’in dünyasıdır.
Bir yetkinlik olarak us “Bulantı”da parçalanır. Roquentin, kendi seçimi olan izolasyonda acının uç noktasında yaşar. Üstbenden neredeyse tamamen kurtulacakken tiksintinin dalgalarına kapılır. Tiksinti ona kendini bulma yollarını gösterir, aynı zamanda ama onu izolasyona iter. Protagonist sarsıntı yaşar, Meselesini Hiç’e bırakmak üzereyken. Neticede, içselleştirilen üstbenini dışlarken, kendi Ben’ini de dışlar. “Tiksinti” (bulantı) budur.
Sartre daha sonraki eserlerinde Roquentin’ı “Bulantı”nın kasvetinden kurtarır. Ne var ki Kendi-olan bir Biricik olarak yeniden yaratabileceğine, nominalarla taçlandırır onu. Sonuç: Roquentin nominaların mekânı olan üstbenini geri alır. Ancak onun yerine Ben’ini sonsuza dek kaybeder. Sartre’ın yalınlığı, otantik düşüncesi hayaletlere karışır ve Stirner gülümser.
[1] Jean-Paul Sartre: Drei Essays, Ullstein, 1989, s. 32. (Metin boyunca ad verilmediği sürece çeviriler bana aittir.)
[2] Max Stirner: Biricik ve Mülkiyeti, Norgunk, s. 309 ve 320.
[3] Stirner, a.g.e, s. 195-196.
[4] Sartre, a.g.e, s. 16.
[5] Sartre, a.g.e, s. 32.
[6] Fritz Mauthner: Der Atheismus und seine Geschichte im Abendlande. Viertes Buch. Georg Olms Hildesheim, 1963. s. 210.
[7] Stirner, a.g.e, s. 149.
[8] Immanuel Kant: Der Denker und Erzieher, Deutsche Buchgemeinschaft, Berlin 1961, s. 346.
[9] Stirner, a.g.e, s. 167, 40
[10] Stirner, a.g.e, s. 41.
http://projektmaxstirner.de/maxpaul.html?fbclid=IwAR3alLjnHhYDNQeOApj6hZzSYl4Xbcxl1SQDkpdDLnW-TBr13GgKZuykjQg
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.04.17 03:24 karanotlar Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 4

Sosyalizme Çağrı – Gustav Landauer – 4
https://preview.redd.it/544rab0ez9t41.png?width=976&format=png&auto=webp&s=341c1b91623d420c7739b60d9c835f89a67a33c7
Sosyalizm İçin
2
Sosyalizm, bir ideal uğruna yeni bir şeyler yaratmak için bir araya gelmiş kişilerin irade eğilimidir.
O halde eski sistemin ne olduğunu ve çağımızda eski gerçekliğin neye benzediğini görelim. Çağımızdan şimdiden, birkaç yıl ya da birkaç on yıl gibi sınırlı anlamıyla değil, en az son dört yüzyıl olarak bizim zamanımız kastedilmektedir.
Bunu akıllarımıza sokalım ve burada baştan belirtelim ki: sosyalizm geniş kapsamlı sonuçları olan büyük bir gayedir. Sosyalizm, insanların gerileyen ailelerini tomurcuk veren bir kültürün zirvesine, ruha ve dolayısıyla da birliğe ve özgürlüğe yönlendirilmesine yardımcı olmayı diler.
Ruh bireylere doğru çekilir. Ruhu halka taşıyanlar, içten güçlü bireylerdi, halkın temsilcileriydi; şimdilerde ise ruh bireylerin, tüm güçlerini tüketmiş marifetli insanların içinde yaşamaktadır
Bu tür sözler, profesörlerin ve hiciv yazarlarının kulaklarını tırmalamaktadır ve de bu fesatçılar tarafından döllenmiş düşünüşe sahip olanları sinirlendirmektedir. Bu fesatçılar, insanların ve dahi hayvanların, bitkilerin ve tüm dünyanın daimi bir ilerlemeye, en aşağı seviyeden en üst seviyeye, cehennemin en derin pisliğinden en yüksek cennete, yukarı doğru bir hareket içerisinde olduğu doktrinini yayanlardır. Ve dolayısıyla mutlakıyet, kölelik(serflik), lüks düşkünlüğü, kapitalizm, zorluk ve yozlaşma, hepsi, sosyalizme giden yolda salt ilerleme adımları ve aşamaları olarak addedilmektedir. Bu tür sözde bilimsel yanılsamaların hiçbirine bağlı değiliz. Dünyayı ve insan tarihini tümüyle farklı görüyoruz. Farklı söylüyoruz.
Ulusların kendi altın çağları, kültürlerinin zirve noktaları olduğunu ve bu doruklardan yeniden indiklerini söylüyoruz. Avrupalı ve Amerikalı halklarımızın uzun süreden beri –aşağı yukarı Amerika’nın keşfinden beri – böyle bir düşüş içerisinde olduğunu söylüyoruz.
Bir ruhun egemenliğinde oldukları zaman uluslar, kendi büyüklük dönemlerine ulaşırlar ve bu dönemleri devam ettirebilirler. Günümüzde kendilerine sosyalist diyenlerin kulağına bu da kötü gelmektedir oysa kötü değildir; daha yeni, onları, sözde materyalist tarih mefhumunun yandaşlarını Darwinci kisvelerinde bir an için gördük. Aşağıda ele alınacaktır, ancak şu an için devam etmeliyiz. Marksizm ile yolumuz üzerinde yeniden karışılacağız ve onu durdurup yüzüne ne olduğunu söyleyeceğiz: zamanımızın vebası ve sosyalist hareketin laneti!
Düşünürlerin, duygu ile boyun eğdirilmiş insanların, öz-farkındalıkları ve sevgileri dünyanın büyük bilgisinde yekvücut olanların, büyük muzdariplerin ruhudur; ruhtur, ulusları büyüklüğe, birliğe ve özgürlüğe yönelten. Bireylerden, insan kardeşleri ile birlikte ortak bir çabada birleşmek için icbar edici bir maddi ihtiyaç çıkmıştır. O zamanlar, toplumların toplumu, gönüllüğü birliğe dayanan komünallik oradaydı.
Biri muhtemelen şunu soracaktır, insan, tecridini (isolation) terk etmek ve önce küçük sonra büyük gruplarda yurttaşlarına katılmak için zekayı ve içgörüyü nasıl elde etmiştir?
Bu soru aptalcadır ve sadece çöküş dönemi profesörleri tarafından sorulabilir. Çünkü toplum insan kadar eskidir; birinci, verili bir gerçektir. İnsanoğlu nerede bulunursa bulunsun, sürüye, klana, kabileye ve loncalara katılmıştır. Birlikte göç etmiş, yaşamışlar ve çalışmıştır. Onlar, ortak bir ruhla bir arada kalan bireylerdi ki bu doğal ve arızı olmayan bir dürtüydü (hayvanlarda dürtü denilen de ortak ruhtur).
Ancak şu ana kadar bilinen insan tarihinde bu doğal birleştirici nitelik ve ortak ruh dürtüsü her zaman dış biçimlere (formlara) -dini semboller ve kültler, inançlar, dua ritüelleri veya benzeri şeylere- ihtiyaç duymuştur.
Bu cihetle ruh, ruhsuzlukla her zaman bağlantılı olan uluslardadır ve batıl düşüncelere sahip derin sembolik düşünüştedir. Birleştirici ruhun sıcaklığı ve sevgisi, dogmanın katı soğukluğu ile gölgelenmiştir. Sadece imgelemde açığa vurulabilen bu tür derinliklerden doğan gerçek, yalınlığın saçmalığı ile yer değiştirmiştir.
Ruhun olmadığı yerde ölüm olduğu için, ölüm aramızdaki atmosferdir. Ölüm, derimizi istila etmiş ve etimize nüfuz etmiştir.
Bunu dış örgütlenme takip etmiştir. Kilise ve seküler dış baskı örgütleri güç kazanmış ve sürekli kötüleşmiştir: serflik, feodalizm, çeşitli departmanlar ve otoriteler, devlet.
Bu da ruhun insanlar arasında ve üzerinde ve bireylerden akan ve onları birliğe yönlendiren yakınlığın (immediacy) nihai çöküşüne yol açmıştır. Ruh bireylere doğru çekilir. Ruhu halka taşıyanlar, içten güçlü bireylerdi, halkın temsilcileriydi; şimdilerde ise ruh bireylerin, tüm güçlerini tüketmiş marifetli insanların içinde yaşamaktadır. Fakat ruh bir halktan –toplumsal çekişmesi, ebedi kökü olmayan, handiyse havada asılı kalmış gibi duran izole edilmiş düşünürler, şairler ve sanatçılardan- yoksundur. Bazen ruh, sanki onları kadim, unutulmuş zamanlara ait bir rüyadan ele geçirir. Sonra onlar, asil bir küçümseme jestiyle, liri bir kenara koyup trompete uzanırlar, bu ruhta halka ve gelecek nesillere konuşurlar. Tüm temerküzleri, tüm biçimleri ki kendilerinin içinde güçlü bir ıstırap ile canlıdır ve genellikle beden ve ruhun kaldırabileceğinden daha güçlü ve engin olan, haddi hesabı olmayan, renkli figürler, ritim ve armoni eylemi ve ivediliği, hepsi –dinleyin siz sanatçılar!- gelişmesi engellenmiş insanlardır, onlarda toplanan, onlarda gömülen ve onlardan yeniden doğacak olan canlı insanlardır.
Ve onlarla birlikte, diğer bireyler doğmuştur ki ruh ile ruhsuz olanın karışımı tiranları, servet biriktiricilerini, insan kiralayıcılarını, toprak hırsızlarını tecrit etmiştir. Bu tür çöküş ve geçiş zamanlarının başlarında bu insanlar, Rönesans’ta ya da Barok dönemin başlarında en şatafatlı ve ihtişamlı şekilde temsil edildiği üzere, hala merkezkaç şekilde dağılan ve fakat kısmen kendilerinde yoğunlaşan ruhun pek çok özelliğine sahiptir. Tüm güçlü iktidarlarına rağmen hala melankoli, katılık, yabancılık ve olağanüstü hayalcilik izlerini taşırlar. Bu fenomenlerin çoğu için kişi neredeyse şunu söyler: ruh benzeri bir şeyler ya da daha ziyade hayal benzeri şeyler kendilerinden daha güçlü şekilde, tecrit edilmiş kişiliğin kabının çok dar olduğu bir bağlamda yaşamaya devam eder. Ve nadiren, çok nadiren bunlardan biri kötü bir rüyadan uyanır gibi uyanır, tacını bir tarafa fırlatır ve bu insanlar için nöbet tutmak üzere Tur Dağı’nın tepesine tırmanır.
Ve bazen bir perinin beşiğinde uzun süredir beklediği karışık tabiatlar gelir; peri bunlardan Napolyon ve Ferdinand Lasalle gibi büyük bir fatih ya da büyük bir özgürlük savaşçısı, düşünce ve özgür fantezi dehası ya da büyük bir tüccar yapabilir.
Ahlaksızlığımızın belirtilerinden farklı bir şeye ihtiyacımız var, ondan kaçınmak için — ben diyorum ki çok fazla göze çarpan sanat olmaksızın, çok fazla yazılı bilim olmaksızın müreffeh yaşam dönemleri ve halkları, gelenek dönemleri, epik dönemler, tarım ve kırsal zanaat dönemleri vardı ve halen var.
Ve kendilerine ruh zenginliği ve gücün kaçtığı tecrit edilmiş bu birkaç kişi, sadece ruhsuzlukla, yalnızlıkla ve sefaletle bırakılmış atomize ve izole pek çok kişiyle; kendisine halk denen ancak sadece yerinden edilmiş, ihanete uğramış bir yığın insan kitlesi ile yüzleşir. Yerinden edilmiş, melankolik bir gariplik içinde olanlar, kendileri hakkında hiçbir şey bilmese dahi halk-ruhunun içlerine gömüldüğü birkaç kişi olan bireylerdir. Eğer ruh ve insanlar yeniden birleşip dirilecekse, yerinden edilmiş, zorluk ve yoksulluk içinde bölünmüş olanlar, ruhun kendilerinde yeniden akması gereken kitlelerdir.
Ruhun olmadığı yerde ölüm olduğu için, ölüm aramızdaki atmosferdir. Ölüm, derimizi istila etmiş ve etimize nüfuz etmiştir. Fakat bizde, saklı özbenliğimizde, en gizli ve derin rüya ve arzularımızda, sanatın figürlerinde, en güçlü isteğimizde, derin düşünceli iç görüde, kasıtlı eylem, aşk, umutsuzluk ve cesarette, ruhsal sıkıntı ve neşede, devrim ve birlik halinde, orada, hayat, güç ve zafer ikamet eder; ruh saklıdır ve üretilir ve güzellik ve komünallikle bir halk çıkarmak ve yaratmak istemektedir.
Sonra gelen tarihte insan ırkının en görkemli parladığı zamanlar, ruhu insanlardan yalnız bireyin derin yarıklarına ve oyuklarına sızdırma temayülünün yeni başladığı ve şimdilik çok ilerlemediği, ortak ruhun, toplumların toplumunun, ruhtan kaynaklanan pek çok birliğin birbirine bağlanmasının tam çiçeklendiği ve fakat halkın büyük ruhu ile hala doğal bir biçimde kontrol edilmesine rağmen deha insanlarının halihazırda zuhur ettiği, dolayısıyla onların büyük emeği tarafından sıradan bir biçimde korkutulmadığı, daha ziyade onları komünal yaşamın doğal bir meyvesi olarak kabul ettiği ve kutsal hislerle onlardan zevk aldığı zamanlardır. Bu cihetle, kendi yaratıcılarının isimlerini genellikle gelecek nesillere zor devrederler.
Yunan halkının Altın Çağı böyle bir zamandı; Hristiyan Orta Çağı böyle bir zamandı.
İdeal değildi; bir gerçeklikti. Ve dolayısıyla, yüce, kendiliğinden oluşan ruhanilik ile birlikte eski baskı kalıntılarını ve dışsal gaddarlık, dayatılan güç, devlet tarafından ileride yapılacak baskının başlangıcını şimdiden görüyoruz. Fakat ruh daha güçlüydü; aslında sıklıkla çöküş zamanlarında zulmün tiksindirici araçları haline gelen iktidar ve bağımlılığın bu tür kurumlarına dahi sızdı ve onları güzelleştirdi. Tarihçilerin “kölelik” dediği her şey her zaman ve tümüyle böyle değildi.
Bu bir ideal değildi çünkü ruh oradaydı. Ruh, yaşama, anlamını ve kutsallığını verir; ruh neşe, güç ve haz ile şimdiki zamanı yapar, yaratır ve ona sızar. İdeal; şimdiki zamandan, yeni olan bir şeye doğru döner. Geleceğe, daha iyi olana ve bilinmeyene özlemdir. Çöküş zamanlarından yeni bir kültüre doğru giden yoldur.
Ahlaki bozulma halinden kurtulmaya çalışıp yenilenmiş ilk kültürün efsanevi zamanlarına, komünizme kaçan ilk insanlar; görülebilir, dokunulabilir, ifade edilebilir bir forma sahip yeni bir ruhun çekiciliğine uzun süre kapılmamıştı.
Burada bir mim daha koyulmalı. Dönüm noktasına ulaşmış bu muzaffer zirve zamanlar diğer dönemlerden önce cereyan etmişti. Bu dönemler sözde ilerlemede tek bir zamanı değil, tekrar ve tekrar birbirini izleyen ve birbirine karışan halkların yükselişleri ve çöküşlerini kapsar. Bağlayıcı ruh da, doğal birbirine ait olma dürtüsüyle gönüllü temelde ortak bir yaşam da orada vardı. Fakat tüm detaylarında güzellikle ve özgün bir armonide uyumla parıldayan katedral kuleleri cennete doğru yükselmedi ve dingin sükûnet içerisindeki sıra sütunlu salonlar gökyüzünün saydam maviliğine karşı ayakta durmadı. Bunlar, daha basit gruplardı: henüz bireysel istidat ve öznellik kişilikleri, halkın temsilcileri olarak var olmamıştı; ilkel, komünist bir yaşamdı. Yüzlerce yıllık ve genellikle bin yıllık bir görece durgunluk vardı – var – . Durgunluk, duyun siz bilimsel ve liberal çağdaşlar, o zamanlar içindir, o halklar içindir ki neredeyse düne kadar kültürlerinin bir nişanesi olarak vardı. İlerleme, sizin ilerleme dediğiniz, bu aralıksız harala gürele, yenilik, yeni olduğu müddetçe yeni olan herşeyin peşindeki bu hızlı, yorucu ve sinir bozucu kısa soluklu koşu, bu ilerleme ve onunla ilişkilendirilen kalkınma uygulayıcılarının deli fikirleri ve bu delice, yerine varır varmaz hemen elveda deme alışkanlığı, bu istikrarsız ve rahatsız telaş, bu sabit kalma beceriksizliği ve bu daima hareket halinde olma arzusu, bu sözde ilerleme bizim anormal koşullarımızın, kültürümüzün bir belirtisidir. Ahlaksızlığımızın belirtilerinden farklı bir şeye ihtiyacımız var, ondan kaçınmak için — ben diyorum ki çok fazla göze çarpan sanat olmaksızın, çok fazla yazılı bilim olmaksızın müreffeh yaşam dönemleri ve halkları, gelenek dönemleri, epik dönemler, tarım ve kırsal zanaat dönemleri vardı ve halen var. Varislerinin zaten kendileriyle olduğu ve harika gençliklerini halen onlarla geçirdikleri için pek ihtişamlı büyük dönemlere nazaran daha az şaşalı olduğu ve kendilerine daha az anıt ve mezar taşı dikildiği dönemler, neredeyse rahat denilebilecek daha uzun ve geniş bir yaşam dönemi vardır. Sihri, zorlayıcı gücü ile öz-bilince sahip ruh henüz var olmamıştı. Hristiyanlık öğretilerinde olduğu gibi dünya genelinde ayrılma ve yayılma sürecine henüz girilmemiş, insan ruhları büyüsüne henüz boyun eğmemişti. Böyle zamanlar da vardı: ve böyle insanlar da vardı ve böyle zamanlar geri dönecek.
Böyle zamanlarda ruh saklı görünmektedir. Dikkatli bir inceleme ile dahi kişi neredeyse sadece toplumsal yaşam formlarındaki ve toplumun ekonomik kurumlarındaki dışavurumları ile ruhu ayırt eder.
İnsanlar her zaman en ilk, primitif başlangıçlara, bu zamanların ilk aşamalarına, kendilerini henüz çöküşün ilk zamanlarından, ruhsuzluktan, tiranlıktan, sömürüden ve yönetimsel iktidardan, genelliklede ulusların yardımı ile korudukları zaman dönmüştür. Öyle ki bu verimli durgunluk halinde dünya üzerindeki yeni yerlere yavaş yavaş gitmişler ve buralara, genç ve sağlıklı olarak bilinmeyen mesafeden ve belirsizlik içinden gelerek girmişlerdir. Nitekim geç emperyal dönemin Romalıları ve Yunanlıları bu yenileyici banyoya dalmış ve yeniden ilkel çocuklar haline dönüşmüş, eş anlı olarak Doğudan gelen yeni ruh için uygun hale gelmiştir. İnsanoğlunun empatik gözlemcisi için sonsuz çöküşü ve sonsuz-yeniden-oluşu içerisinde erken dönem Bizans sanatı -kolaylıkla geç dönem Yunan da denilebilir- eserleri kadar dokunaklı, acı verici ve aynı zamanda neredeyse çocukça dindar imanı canlandırıcı bir şey daha neredeyse hiç yoktur. Nesiller; zarif, latif biçimcilikten ve virtüözlüğün sıkıcı soğukluğundan bu neredeyse çok fazla samimi hisse, bu çocuksu basitliğe ve cismani gerçekliği doğru algılama beceriksizliğine geçişte hangi ahlaksızlıktan ve hangi muazzam yeniden-tesis etmeden, hangi dehşetlerden ve hangi ruhsal sıkıntılardan geçti! Eğer ruh onu pislik ve acı safra olarak tükürmeseydi, göz ve elin ustalığı, sanat ve zanaatta nesilden nesile geçerdi. Bu kadar acı verici ve yine de canlandırıcı görüşte hangi umutlar, hangi derin avuntular yatar, bizim için ve herkes için bundan kim ders alır? Çünkü onlar biliyorlar: hiçbir ilerleme, teknoloji, ustalık bize kurtuluş ve iyilik getirmeyecektir. Bizim sosyalizm dediğimiz büyük dönüşüm sadece ruhtan, sadece içsel ihtiyaçlarımızdan ve içsel zenginliğimizden doğacaktır.
Fakat bizim için dünyada herhangi bir yerdeki karanlıktan hiç bu kadar uzak ve bilinmez, hiçbir sürpriz yoktur? Geçmişin hiçbir analojisi bize tümüyle uygulanamaz. Dünyanın yüzeyi bizim tarafımızdan bilinmektedir, ellerimiz onun üstündedir ve nazarımız onun çevresinde dolanmaktadır. On yıllardır ya da bin yıldır bizden hala ayrı olan halklar –Japonlar, Çinliler- ilerlememiz için, kendi durağan yaşam biçimlerini ve medeniyetimiz için kendi kültürlerini hevesle takas ediyorlar. Bu devletin diğer, daha küçük halkları Hristiyanlığımız ile ya da alkol ile yok edilmiş veya bozulmuştur. Bu sefer, yenilenme kendimizden gelmelidir, gerçi bunu yaparken bize en çok belki de yeni bir karışımın halkları – Amerikalılar gibi- eski devirlerden halklar -Ruslar, Hintliler gibi- ve belki de Çinliler faydalı olacaktır.
Bizler çöküşün halkıyız; bu çöküşün öncüleri aptalca güç yarışı, bireyin utanç verici tecridi ve teslimiyeti nedeniyle yorgun düşmüş olanlardır.
Ahlaki bozulma halinden kurtulmaya çalışıp yenilenmiş ilk kültürün efsanevi zamanlarına, komünizme kaçan ilk insanlar; görülebilir, dokunulabilir, ifade edilebilir bir forma sahip yeni bir ruhun çekiciliğine uzun süre kapılmamıştı. Kendilerini büyüleyen çok kuvvetli bir yanılsamanın görkemine sahip değillerdi. Fakat onlar eski büyük dönemlerin batıl, acınası, tanınamaz kalıntılarını terk ettiler. Sadece dünyevi mutluluğun peşinde koştular ve böylelikle yaşamları kurumlarına, sosyal yaşamlarına, çalışmalarına ve malların dağılımına nüfuz eden adalet ruhu ile yeniden başladı. Göksel yanılsama öncesinde dünyevi bir eylem olarak adaletin ruhu ve gönüllü birlikteliğin yaratılması, sonradan dünyevi eylemi topluma kazandıracak ve dahası onu doğal olarak ikna edici kılacaktı.
Bu sözlerle, geçmiş uzun binyılın barbarlarından mı bahsediyorum? Araplar’ın, İrokualar’ın, Grönlandlılar’ın atalarından mı bahsediyorum?
Bilmiyorum. Eski ve şimdiki sözde barbar halkların kökenleri ve değişimleri hakkında çok az şey biliyoruz. Herhangi bir teamüle ya da gerçek bir delile neredeyse hiç sahip değiliz. Sadece, barbar veya yabani olduklarını öne sürülenlere ait sözde ilkel hallerin insanlığın başlangıcı açısından asli olmadığını biliyoruz. Nitekim zihinsel kapasitelerinin ötesinde eğitim alan pek çok uzman buna inanmaktadır. Bu tür bir başlangıç bilmiyoruz. “Barbarların” kültürleri dahi bir yerlerden gelmiştir, beşeriyette derin köklere sahiptir. Belki de bizim kaçmaya çalıştığımız barbarlık gibi bir barbarlıktan gelmişlerdir.
Kendi halklarımızdan bahsediyorum; kendimizden bahsediyorum.
Bizler çöküşün halkıyız; bu çöküşün öncüleri aptalca güç yarışı, bireyin utanç verici tecridi ve teslimiyeti nedeniyle yorgun düşmüş olanlardır. Artık bağlayıcı bir ruhun olmadığı, sadece bozulmuş kalıntıların, batıl inanç saçmalığının ve onun kaba vekili, dış güç baskısı, devletin olduğu düşüşün halkıyız. Çöküşün halkıyız ve bundan dolayı bu tür çöküşün öncüleri bu dünya yaşamının ötesine işaret edilmesini anlamlı bulmazlar, kutsal olarak inanabilecekleri ve iddia edebilecekleri hayali bir cenneti tasavvur edemezler. Bizler, sadece tek bir gerçek ruhla – komünal yaşamın dünyevi konuları ile ilgili adalet ruhuyla- tekrar yukarı çıkabilecek olan halkız. Bizler, sadece sosyalizmle kurtarılabilecek ve kültüre getirilebilecek halkız.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/2020/04/12/sosyalizme-cagri-gustav-landauer-4/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.26 20:11 karanotlar Salgın Durumu Üzerine

Alain Badiou
Çeviri: Büşra Özcan ve Dicle Kızılkan
Başından beri, viral bir pandemi ile karakterize edilen güncel durumun hiç de öyle özellikle olağanüstü olmadığını düşündüm. AIDS’in (viral) pandemisinden kuş gribine kadar; Ebola virüsü, SARS1 virüsü, birkaç başka gribi de unutmadan –antibiyotiğin iyileştirmediği verem çeşitlerine, kızamığın geri dönüşüne değinmiyorum bile– dünya pazarının, tıbben yetersiz bölgelerin varlığı ve gerekli aşılar konusundaki küresel disiplinin eksikliği ile birleşerek kaçınılmaz olarak ciddi ve yıkıcı salgınlar ürettiğini biliyoruz (AIDS özelinde, birkaç milyon ölüm). Mevcut pandemi halinin, oldukça konforlu ‘Batı Dünyası’ndaki büyük etkisini saymazsak –ki bu bile başlı başına yeni bir önemi olmayan, bunun yerine sosyal medyada şüpheli ağıtları ve iğrenç ahmaklıkları ortaya çıkaran bir gerçek– bariz koruyucu önlemlerin ve yeni hedeflerin yokluğunda virüsün ortadan kalkması için geçecek sürenin ötesinde, neden bu kadar üst perdeden konuşmanın gerekli olduğunu anlamadım.
Dahası, devam eden salgının gerçek adı hatırlatmalı ki, gökkubbenin altında yeni bir şey yok. Bu gerçek isim SARS 2, yani ‘Ağır Akut Solunum Sendromu 2’, tanımın (2003 baharında dünyaya yayılan SARS 1 epidemiğinden sonra) ikinci defa kullanıldığını gösteriyor. O zamanlar ’21. yüzyılın ilk bilinmeyen hastalığı’ olarak adlandırılmıştı. O halde mevcut salgının hiçbir şekilde, radikal ölçüde yeni veya eşi benzeri görülmemiş bir şey olmadığı açıktır. Bu yüzyılda türünün ikinci örneğidir ve ilkinin varisi olabilir. Öyle ki bugün yetkililere tahmin konusunda yöneltilebilecek tek manalı eleştiri, SARS 1 deneyiminden sonra SARS 2 ile mücadele etmeyi mümkün kılacak hakiki araçları sağlayabilecek araştırmaların fonlanmamış olmasıdır.
Bu yüzden diğer herkes gibi kendimi evimde tecrit etmeye çalışmaktan başka yapacak bir şey veya diğer herkesi aynısını yapmaya teşvik etmeyi amaçlayan laflardan başka söylenecek bir söz olduğunu düşünmedim. Bu noktada katı bir disipline bağlı kalmak, en çok maruz kalanlara destek olmak ve temel koruma sağlamak açısından gereklidir. En çok maruz kalanlar, enfekte olanlar dahil diğerlerinin disiplinine güvenebilmeleri gereken, ön cephede yer alan sağlık personeli; bakım evlerinde bulunan yaşlılar gibi en zayıf olanlar ve hastalığın kendisine bulaşma riski yüksek olan, her gün işe gidenlerdir. ‘Evde kal’ emrine itaat edebileceklerin disiplini, evi olmayanlara veya ev demeye bin şahit isteyecek yerlerde yaşayanlara güvenli bir barınak bulmayı ve önermeyi de kapsamalıdır. Bu durumda otellere el konulması tasavvur edilebilir.
Bu görevlerin giderek daha acil olduğu doğrudur ancak en azından ilk tahlilde, büyük bir analitik çabayı veya yeni bir düşünme biçiminin oluşturulmasını gerektirmiyor.
Ama yakın çevremde rastladıklarım da dahil olmak üzere, yarattıkları kafa karışıklığı ve içinde bulunduğumuz basit durumu anlamadaki mutlak yetersizlikleriyle beni öfkelendiren çok şey okuyor ve duyuyorum.
Bu buyurgan bildirgeler, patetik çağrılar ve ısrarlı suçlamalar değişik biçimler alsa da hepsi mevcut pandeminin inanılmaz basitliğini ve acayiplik yokluğunu hor görme konusunda bir. Kimileri, doğası gereği yaptığını yapmaya mecbur güçler karşısında gereksizce bir kölelik halinde. Ötekilerse gezegene ve onun esrarına yakarırlar, ki beyhudedir. Berikiler her şeyde talihsiz Macron’u suçlar ki garibim epidemi ya da savaş zamanlarında devletin başı olarak ne yapması gerekiyorsa onu yapmaktadır ve işini yapmakta diğerlerinden geri kalıyor da değildir. Bazıları, eşi görülmemiş bir devrimin (virüsün imhasıyla olan bağı hala anlaşılmaz olan) kurucu olayı hakkında kuru gürültü yaparlar - devrimcilerimiz yeni bir araç filan da sunmamıştır bu arada. Kimileri kendilerini kıyamet karamsarlığına batırır. Diğerleriyse çağdaş ideolojinin altın kuralı ‘önce ben’in bu defa kendilerine çıkar sağlamayışından, yardım etmeyişinden ve hatta belanın belirsizce sürmesinin suç ortağı oluşundan ötürü örselenmiş hissederler.
Görünen o ki salgının zorluğu her yerde Aklın esas işlevini ortadan kaldırıyor, özneleri Orta Çağ’da veba ortalığı süpürürken gelenekselleşmiş acınası tesirlere dönmeye zorluyor (mistisizm, uydurma, dua, kehanet ve lanet).
Sonuç olarak, bir şekilde bazı basit fikirleri bir araya getirme mecburiyeti hissediyorum. Onlara memnuniyetle Kartezyen derdim.
O halde, başka yerlerde pek bayağıca tanımlanmış ve bu yüzden de pek bayağıca ele alınmış sorunu tanımlayarak başlayalım.
Bir salgın, doğal ve toplumsal belirlenimler arasında her zaman bir bağlantı noktası olması gerçeği nedeniyle karmaşıktır. Kapsamlı analizi çaprazlamadır; kişi iki belirlemenin kesiştiği noktaları kavramalı ve sonuçları buna göre çıkarmalıdır.
Örneğin, güncel salgının ilk dayanağı yüksek ihtimalle Wuhan bölgesinin pazarlarında bulunabilir. Çin pazarları tehlikeli kirlilikleriyle, üst üste yığılmış her türlü canlı hayvanın açık hava satışının engellenemeyişiyle bilinirler. Dolayısıyla belirli bir anda yarasalardan gelen virüs, vasat hijyen koşullarında ve kalabalık ortamda, bir hayvan formunda kendine yer bulmuştur.
Virüsün bir türden diğerine olan yörüngesi böylece insan türüne doğru seyreder. Tam olarak nasıl? Henüz bilmiyoruz ve yalnızca bilimsel çalışmalardan öğrenebileceğiz. Hazır değinmişken, kendilerine bakılırsa her şeyin kökeninde Çinlilerin yarı canlı yarasa yemesi yatan, internette dolanan tipik ırkçı anlatılara ve sahte görsellere sövelim...
Sonunda insana ulaşan hayvan türleri arasındaki bu yerel geçiş tüm meselenin başlangıç noktasıdır. Bundan sonrası artık yalnızca çağdaş dünyanın temel bir verisinin işlenmesidir: Çin’in devlet kapitalizminin emperyal rütbeye yükselişi, diğer bir deyişle yoğun ve evrensel bir şekilde dünya pazarında bulunma durumu. İşte karantina başlayana dek çoktan sayısız yayılım ağının oluşmuş olmasının sebebi budur. Çin hükümeti çıkış noktasını, yani 40 milyon nüfuslu bir eyaleti son derece başarılı bir şekilde tecrit etmişti; fakat bu hamle epideminin yerküreye yayılmak üzere yola çıkışını, uçaklarla ve gemilerle taşınmasını durdurmak için fazla geç kaldı.
Salgını açıklığa kavuşturucu, benim çifte eklem dediğim şu detayı bir düşünün: bugün SARS 2 Wuhan’da zapt edildi ancak birçoğu yurtdışından gelen Çin vatandaşları sebebiyle Şanghay’da bir sürü vaka var. Dolayısıyla Çin’de ilki arkaik sonraki modern olmak üzere; kötü koşullara sahip eski usul pazarlardaki doğa-toplum kesişimi ile kapitalist dünya pazarının hızlı ve aralıksız hareketliliğine dayanan küresel dağılım arasındaki bağı gözlemleyebiliyoruz.
Sonrasında devletlerin yerel olarak bu dağılımı bastırmaya çalıştığı aşamaya giriyoruz. Salgın çaprazlama/evrensel ilerlerken hükmün yerel kaldığını da belirtelim. Bazı ulus-ötesi otoritelere rağmen, ön cephede olanların yerel burjuva devletler olduğu açıktır.
Burada çağdaş dünyanın büyük bir çelişkisine değiniyoruz. İmal edilen malların seri üretim süreci de dahil olmak üzere ekonomi, dünya pazarının himayesi altına girmektedir; basit bir cep telefonu montajının bile en az yedi farklı devlette, maden sektörü de dahil olmak üzere işgücü ve kaynakları harekete geçirdiğini biliyoruz. Ne var ki siyasi güçler esasen ulusal ölçekte kalmaktadır. Avrupa, ABD gibi eski emperyalizmler ile Çin, Japonya gibi yeni emperyalizmler arasındaki rekabet, kapitalist bir dünya devletiyle sonuçlanacak herhangi bir süreci dışlamaktadır. Salgın aynı zamanda ekonomi ve politika arasındaki ayrımın çirkince kendini teşhir ettiği bir andır. Avrupa devletleri bile virüs karşısında politikalarını zamanında ayarlamayı başaramıyorlar.
Bu çelişkinin gölgesinde, ulus devletler riskin doğası onları yetkilerinin eylem ve biçiminde değişiklik yapmaya zorlasa da Sermaye’nin işleyişine mümkün olduğunca riayet ederek salgınla baş etmeye çalışıyor.
Ülkeler arasındaki bir savaş durumunda devletlerin, yerli sermayeyi kurtarmak için, beklenileceği gibi yalnızca halk kitlelerine değil burjuvaziye de hatırı sayılır sınırlamalar getirmek zorunda olduğunu çok uzun zamandır biliyoruz. Kimi endüstriler doğrudan hiçbir paraya çevrilebilir artı değer yaratmayan askeri teçhizatın ölçüsüz üretimi adına neredeyse tümüyle millileştirilmiştir. Çoğu burjuva memur olarak silah altına alınmış ve ölümle karşı karşıya getirilmiştir. Bilim insanları yeni silahlar üretmek için gece gündüz çalışmış, pek çok entelektüel ve sanatçı ulusal propaganda ihtiyacını karşılamaya zorlanmıştır, vb.
Bir salgınla karşı karşıya kalındığında bu türden bir devletçi refleks kaçınılmazdır. Bu nedenle, Macron ve başbakan Edouard Philippe’in ‘refah’ devletinin dönüşüne ilişkin açıklamaları (işsizleri desteklemek için harcama yapmak, dükkanları kapanan serbest çalışanlara yardım etmek, devlet hazinesinden 100 ya da 200 milyar talep etmek ve hatta ‘millileştirme’ ilanları) şaşırtıcı ya da paradoksal değildir. Buradan çıkan sonuç Macron’un kullandığı metaforun –Koronavirüse karşı savaştayız– doğru olduğudur: Savaşta ya da salgında, devlet stratejik bir felaketten kaçınmak için kimi zaman sınıf doğasının olağan seyrini ihlal etmek, daha otoriter ve umumu hedefleyen uygulamaları üstlenmek zorunda kalır.
Bu tutum, mevcut toplumsal düzenin içinde kalarak ve mümkün olan en yüksek kesinlikle, salgını zapt etme amacının –Macron’un metaforunu yeniden ödünç alırsak, savaşı kazanmanın– bütünüyle mantıksal sonucudur. Şakası olmayan, doğa (dolayısıyla bilim insanlarının bu konudaki rakipsiz rolünü) ve toplumsal düzeni (dolayısıyla devletin, ki başka türlüsü olamazdı, otoriter müdahalesini) kesiştiren ölümcül bir sürecin yayınımının dayattığı bir zorunluluktur.
Bu çabanın ortasında büyük bir boşluğun belirmesi kaçınılmazdır. Koruyucu maske yokluğunu ve hastane izolasyonu konusundaki hazırlıksızlığı göz önünde bulundurun. Ama kim bu tür bir durumu ‘tahmin etmekle’ böbürlenebilir ki? Belirli açılardan devletin mevcut durumu engellemediği doğru. On yıllar içinde ulusal sağlık sistemini, kamu yararına hizmet eden tüm devlet sektörleriyle birlikte zayıflatarak devlet, yıkıcı bir salgına benzer hiçbir şey ülkemizi etkileyemezmiş gibi davrandı. Bu açıdan devlet, yalnızca Macron şahsında değil, geçtiğimiz 30 yılda göreve gelenlerin tümü şahsında, mutlak suçludur.
Ancak şu belirtilmelidir ki, belki birkaç yalıtık bilim insanı haricinde, hiç kimse Fransa’da bu tür bir salgının yaşanabileceğini öngörmemiş, bunu hayal dahi etmemiştir. Pek çok kimse büyük ihtimalle bu tür bir şeyin izbe Afrika ya da totaliter Çin’e müstahak olduğunu düşünmüştür, demokratik Avrupa’ya değil. Nutuk atma ve son zamanlarda kendilerine seçtikleri gülünç hedef Macron hakkında yaygara koparmaya devam etme hakkının tadını çıkaran solcular –ya da Sarı Yelekliler ve hatta sendikacılar– da bunu kesinlikle öngöremediler. Tam tersine, salgın Çin’den gelmekteyken, çok yakın zamana kadar, onların –kim olursa olsun– bugün olan bitene ilişkin iktidarın aldığı önlemlerdeki gecikmeleri yüksek sesle mahkûm etme ehliyetlerini elinden alması gereken kontrol dışı toplantılar ve gürültülü gösteriler gerçekleştirdiler. Doğrusunu söylemek gerekirse Macron devletinden önce bu tedbirleri hiçbir siyasal güç almamıştır.
Devlet bakımından durum, burjuva devletin açıklıkla, kamusal olarak, burjuvaziden daha geniş kesimlerin menfaatine davranırken, stratejik olarak gelecekte bu devletin genel biçimini temsil ettiği sınıf çıkarlarının üstünlüğünü sürdüreceği mahiyettedir. Bir başka deyişle, konjonktür devleti, kendisi genel mahiyette olan bir düşmanın –savaş zamanlarında bu yabancı işgalci olabilir, mevcut durumda SARS 2 virüsüdür– içerideki varlığından ötürü durumu yetkili temsilcisi olduğu sınıfın çıkarlarını daha kamusal çıkarlarla kaynaştırmaya başvurarak kontrol etmeye zorlamaktadır.
Bu tür bir durum (dünya savaşı ya da dünyasal salgın) politik düzlemde ‘tarafsız’dır. Geçmişteki savaşlar yalnızca iki durumda, Rusya’da ve Çin’de – bunlar o dönemin imparatorlukları bakımından aykırı değerler olarak adlandırılabilir– devrimleri tetikledi. Rusya örneğinde bunun nedeni Çarlık rejiminin her anlamda ve çok uzun süredir, ve aynı zamanda bu uçsuz bucaksız ülkede gerçek bir kapitalizmin doğumuna potansiyel olarak adapte olan bir güç olarak, gerilemesiydi. Ve ona karşı, Bolşevikler suretinde, olağanüstü liderler tarafından iradeli bir biçimde yapılandırılmış, modern bir politik öncü mevcuttu. Çin örneğinde, devrimci iç savaş dünya savaşını öncelemişti ve Çin Komünist Partisi henüz 1940 senesinde denenmiş ve sınanmış bir halk ordusunun başında bulunuyordu. Buna karşın hiçbir Batılı güç muzaffer bir devrimi tetiklemedi. 1918’de yenilen Almanya’da bile Spartakist ayaklanma hızlıca ezildi.
Bundan alınacak ders açık: sürmekte olan salgın, salgın olarak, Fransa gibi bir ülkede kayda değer hiçbir siyasal sonuç doğurmayacaktır. Burjuvazimizin –yeni başlayan homurdanmaları ve yaygın olsa da eften püften sloganları göz önüne alınacak olursa– Macron’dan kurtulma vaktinin geldiğine inandığını varsaydığımızda bile bu hiçbir kayda değer değişiklik anlamına gelmeyecek. ‘Siyaseten doğru’ adaylar, köhne olduğu kadar tiksinti verici de olan ‘milliyetçiliğin’ küflenmiş bir biçiminin müdafileri olarak halihazırda kulislerde beklemekte.
Bu ülkenin politik koşullarında esaslı bir değişimi arzulayanlar olarak bu salgının doğurduğu aralıktan ve hatta –bütünüyle gerekli olan– izolasyondan politikanın yeni biçimleri, yeni politik alanlara ilişkin tasarılar ve komünizmin görkemli yaratımını ve –ilgi çekici olmakla birlikte son kertede yenilgiye uğramış– devletçi deneyimini takip edecek olan ulus-aşırı üçüncü aşaması üzerine çalışmak için faydalanmalıyız.
Ayrıca salgın gibi bir hadisenin kendi başına politik olarak yaratıcı bir yönde etkili olabileceğine inanan her bakış açısının sıkı bir eleştirisini gerçekleştirmek gerekiyor. Salgın hakkındaki bilimsel bilginin genel yayılımına ilaveten, politik bir talep yalnızca hastaneler ve halk sağlığı, okullar ve eşitlikçi eğitim, yaşlıların bakımı ve bu türden başkaca sorunlara ilişkin yeni ifade ve görüşlerle sürdürülebilir. Herhalde yalnızca bunlar mevcut durumun su yüzüne çıkardığı tehlikeli güçsüzlüğün bilançosu ile birlikte telaffuz edilebilir.
Sırası gelmişken açıkça ve cesaretle sözde ‘sosyal [olan] medya’nın, bir kez daha palavracıların akli felcinin, raydan çıkmış söylentilerin, nuh nebiden kalma ‘yenilikler’in keşfinin ve hatta faşizan gericiliğin yayılması için bir zemin olduğu açıkça ve cesurca gösterilmelidir.
İzolasyonumuz süresince bile ve hatta özellikle de bu süreçte, bilim tarafından kontrol edilebilir hakikatler ve yeni bir politikanın ayağı yere basan perspektifleri, yerelleşmiş deneyimleri ve stratejik amaçları haricindeki hiçbir şeye güvenmeyelim.
https://www.teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/696-salgin-durumu-uzerine
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.02.22 12:26 hesaplianne Dikkat Eksikliği, Dikkat Dağınıklığı

Dikkat Eksikliği, Dikkat Dağınıklığı
Dikkat Eksikliği, Dikkat Dağınıklığı

https://preview.redd.it/vf1vewe6ngi41.jpg?width=640&format=pjpg&auto=webp&s=c694a7b38e70a3eae794feef29a1e77395dc54df
DİKKAT EKSİKLİĞİ NEDİR?
Dikkat eksikliği, çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik bozukluklarından biridir. Tedavi edildiğinde belirgin ilerleme ve düzelme elde edilebilmesinin yanı sıra tedavi edilmediğinde ilerde sosyal ve psikiyatrik sorunlara yol açabilir. Dikkat eksikliği dikkat ve öğrenmenin yanında davranış ve duygusal sorunları da barındıran bir gelişim sorunudur. Dikkat eksikliği olan çocuklar tıpkı diğer çocuklar gibi normal, normalaltı, normalüstü zekaya sahip olabilirler. Dikkat eksikliği var olan zeka potansiyelini kullanmada çocukların önünde bir engeldir.
DİKKAT DAĞINIKLIĞI NEDİR?
Özellikle gelişim çağında ki çocuklarda rastlanan dikkat dağınıklığı;”Yapılan işe odaklanamama gün içinde organize olamama ve dikkatini toplayamadığı için kendini doğru ifade edemem durumu” olarak tanımlanabilir. Çocuklarda dikkat dağınıklığı birçok farklı etkene bağlı oluşabilir. Ortam ışık ve ses gibi çevresel faktörlerin yanı sıra herhangi bir duyu organındaki sorunlar ve kişisel özelliklerde dikkat dağınıklığının sebeplerinden olabilir.
DİKKAT EKSİKLİĞİ İLE DİKKAT DAĞINIKLIĞI ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR?
Dikkat Eksikliğinde;
1-Uzun süreli unutkanlık gözlemlenebilir.
2-Meşgul olunan işte ve o işle bağlantılı olmayan diğer günlük faaliyetlerde sık sık sakarlık gözlemlenebilir.
3-Hiperaktivite ile birlikte görülme oranı yüksektir.
4-Çok küçük yaştan itibaren gözlemlenir, tedavi süreci daha uzundur ve ciddi anlamda hayatı etkiler. Anlık değil, sürekli kişiyi takip eden bir bozukluktur.
Dikkat Dağınıklığında;
1-Kısa süreli hafıza bozukluğu gözlemlenebilir.
2-Anlık yapılan işte hata gözlemlenebilir ancak genel sakarlık durumu dikkat eksikliği kadar fazla gözlemlenmez.
3-İçine kapanık, az hareketli kişilerde de sıklıkla görülebilir.
4-Anlık duygulara göre açığa çıkabilir. Uykusuzluk, stres gibi faktörlerle birlikte görülme olasılığı yüksektir. Zinde başlanan bir günde hiçbir olumsuz etkisi gözlemlenmeyebilir.

https://preview.redd.it/7k0ludf7ngi41.jpg?width=4272&format=pjpg&auto=webp&s=4c71a777c5556ae436310fd781d14772779b2865
DİKKAT EKSİKLİĞİNİN NEDENLERİ NELERDİR?
-Kalıtım
-Doğum zorluğu
-Anne sütü almama ya da yeterli alamama
-Ateşli hastalıklar
-Kafa darbesi
-Yetiştirilme tarzı ve çevresel faktörler
-Duygusal travmalar
DİKKAT DAĞINIKLIĞININ NEDENLERİ NELERDİR?
-Çevresel faktörler: Ortam ışığı, ses, hava vb.
-Fiziksel Faktörler: Beş duyu organımızdan herhangi birinden özellikle görme ve işitme eksikliği yani problemi olması.
-Kişisel Faktörler: Dikkat toplamayı öğrenememe…
Dikkat Eksikliği Tanısı Konulabilecek Belirtiler Nelerdir?
Zihinsel hastalıklar için uluslararası bir tanı ölçüt kitabı olan DSM-V, aşağıdaki belirtiler arasından en az 6 tanesine sahip olunması durumunda dikkat eksikliği tanısı koyuyor.
  • Detaylara dikkat etmeden hatalar yapma
  • Dikkati toplamada sıkıntı yaşama
  • Karşısındaki dinlemiyormuş gibi gözükme
  • Komutları takipte zorlanma
  • Organizasyon sıkıntısı yaşama
  • Yoğun düşünme gerektiren işlerden uzak durma
  • Eşyalarını kaybetme
  • Kolayca dikkat dağılması
  • Günlük rutin işleri yapmada aksaklık yaşama, unutma
Dikkat Dağınıklığı Tanısı Konulabilecek Belirtiler Nelerdir?
· Sürekli bir konudan diğerine geçme ve herhangi bir konuya bağlı kalamama.
· Zaman zaman kendini doğru ifade etmekte zorlanma.
· Daha önce gördüğü birinin ismini ya da yüzünü hatırlayamama / ayırt edememe.
· Özellikle sevmediği derslere dikkatini verememe, anlamakta ya da dinlemekte zorluk çekme.
· Herhangi bir şeyle uğraşırken önemsiz dış etkenlerle dikkatinin dağılması. Örneğin ders çalışırken dışarıdan gelen küçük bir sesle odağını kaybetme gibi.
· Daha önce kolaylıkla yapabildiği basit şeylerde hata yapma.
· Okuduğu veya dinlediği bir şeyi anlayamayıp birden fazla kez okumak ya da dinlemek zorunda kalma
TEDAVİ YÖNTEMLERİ NELERDİR
Dikkat Eksikliği ve dikkat dağınıklığının tedavisinde ilaçsız tedavi için etkin olan yöntem NeuroSound yöntemidir . Neurosound bir tedavi değildir, bütünsel bir gelişim programıdır. Kliniğimizde dikkat dağınıklığı ve dikkat eksikliği tedavisinde psikiyatrisler ve psikologlar işbirliği içinde çalışmaktadır. Kayseri'de NeuroSound yöntemi en iyi psikologlar ve psikolojik danışmanlar tarafından Tms Clinic de uygulanmaktadır. Detaylı bilgi ve danışmanlık için Tms Clinic ile iletişime geçebilirsiniz.
https://www.tmsclinic.org/neurosound/disleksi
submitted by hesaplianne to u/hesaplianne [link] [comments]


2020.01.23 14:32 yigitcevre Bahçe Bakımı

Bahçe Bakımı
Bahar aylarının gelmesi ile birlikte bahçe sahiplerinin ilk akıllarına takılan konu bahçe bakımı ve düzenlemesi olur. Her bir bahçe baharla birlikte şenlenmek, renklenmek, çiçeklendirilmek ister. Baharın en güzel habercisi olan bitkiler ve çiçekler kıştan kalma yorgunluklarını ve solgunluklarını atmak için iyi bir bakıma ihtiyaç duyarlar. Soğuk ve sert geçen kış aylarında basılan toprağın havalandırılması, çimlerin canlanması ve ağaçların budanması gerekir. Havalanan toprak bitki köklerindeki gelişmeyi hızlandırır ve harekete geçirir. Bu sayede yenilenen çimleriniz yeniden eski yeşil görüntüsüne kavuşur. Budamasını yaptığınız ağaçlarınız da yeni filizlenmelerle çiçekler açıp size taze bahar kokusunu getirir. Tomurcuklanan dallarınızda çiçeklerin açmasını sağlamak, kıştan kalan yorgunluğu topraklarınızdan atmak ve tekrar nefes almasını sağlamak için birkaç püf noktasına ihtiyacınız vardır. Kıştan kalan bahçeleri yeniden eski canlı haline döndürmek için yapmanız gereken işlemler şu şekildedir;
  • Yabani Ot Temizliği: Rüzgarla ve soğuklarla birlikte bahçelerde pek çok bilinmeyen maddelere, çöplere, yabani ot ve bitkilere rastlanır. İyi bir bahçe için ilk olarak alan yabani otlardan arındırılmalıdır. Yabani otlar özel yabani ot temizleme aletleri ile yapılacağı gibi elle de yapılabilir. Ancak dikkat edilmelidir ki, çıplak elle yapılacak temizlik sizlere zarar verebilir. Bu nedenle bahçe eldiveni yardımı ile bahçelerinizi yabancı maddelerden ve yabani otlardan arındırmalısınız.
  • Ağaç Budama: Çit budama makinesi ya da ağaç budama makinesi ile ağaçlarınızda gördüğünüz ufak tefek kusurları budayabilirsiniz. Daha şekilli ve derli toplu bir görünüm kazandırmak için ağaç budama bahçe bakımı işlemlerinde önemli bir yerdedir.
  • Çit Bakımı: Bahçeleriniz bir çit ile çevirili ise bu çitler zamanla yıpranmalara, soyulmalara ve kötü görüntülere sebebiyet verebiliyor. Bunun için de çit makası ile çitlerinizi düzenleyebilir, tahtadan ya da farklı bir maddeden ise boyama, bakım çalışmaları yapılabilir.
  • Toprağın Havalandırılması: Toprak havalandırması bahçe bakımı işlemlerinde en önemli noktalardan biridir. Hem üzerindeki ağaçların hem de çiçek ve bitkilerin bahara güzel hazırlanmasında etkin rol oynayan işlem toprak havalandırması olacaktır. Bu nedenle bahçe çürümüş yapraklardan, yabani otlardan, budama işlemlerinden ve diğer çeşitli maddelerden arındırıldığında toprak havalandırılmalıdır.

Bahçe Bakımı Ücretsiz Keşif Talebi

Bahçe bakımı kolay gibi görünen ancak zahmetli ve tecrübe isteyen bir iştir. Bahçelerinizde bilmediğiniz gelişmeler olabilir ve ne şekilde başa çıkacağınızı bilemeyebilirsiniz. Bu nedenle de yanlış ilaç kullanımı ya da hatalı bir işlem sonucunda bahçelerinizde daha büyük hasarlara sebebiyet verebilirsiniz. İyi bir bahçeye sahip olmayı herkes ister bu yüzden de işinin ehli bahçıvanlardan destek almak gerekir. Bahçeleriniz hakkında bilgi sahibi olmak, yapılacak işlemler hakkında sorular sormak için alanında uzman bahçıvanlarımızdan ve peyzaj mimarlarımızdan destek alabilirsiniz. Güzel bir bahçe ve bahçe bakımı için Yiğit Çevre Mühendisliği ‘nden ücretsiz keşif talebinde bulunabilirsiniz.
Adınız Soyadınız (gerekli)
İletişim Numaranız (gerekli)
E-posta adresiniz (gerekli)
Konu
İletiniz
📷
https://preview.redd.it/9d16b72e6jc41.png?width=661&format=png&auto=webp&s=5e64e849f216e94b220fac5783fcfc6b0ee6f5ec
submitted by yigitcevre to u/yigitcevre [link] [comments]


2019.11.07 16:23 azuriann "Eski" zamandan kalma bir ders kitabı kapağı...

submitted by azuriann to KGBTR [link] [comments]


2019.10.25 11:27 utku1337 Güvenlik Alanında Kendini Geliştirmek İsteyen Öğrenciler İçin Tavsiyeler

Son iki senedir güvenlik alanında kariyer yapmak isteyen genç arkadaşlardan çokça e-posta alıyorum. Bunların çoğuna detaylı yanıt verirken bir kısmına bazen vakitsizlikten, bazen gözümden kaçtığı için, bazen de bilerek cevap veremiyorum. Bilerek cevap vermeme sebebim de, yanlış tavsiye vererek insanların hayatında kötü sonuçlar almasını istemiyorum. Yanlış tavsiye vermekten korkuyorum çünkü ben üniversitenin başlarındayken aldığım neredeyse her tavsiye yanlış çıktı. Üstelik bu tavsiyeleri aldığım insanlar kendi alanlarında başarılı insanlardı. Örneğin kimi siber güvenlik sektörünün Türkiye'de asla gelişmeyeceğini, dolayısıyla bu alanda kariyer hedeflememem gerektiğini söylüyordu. Bir başkası da Sourceforge'a (O dönemler Github pek bilinmiyordu) yüklediğim projelerin pek bir önemi olmadığı, naylon da olsa staj yapmam gerektiğini söylüyordu. Fakat bugün geldiğimiz noktada bu verilen tavsiyelerin birebir tersi çıktı. Bunun sebebi de teknoloji dünyasının çok hızlı değişiyor olması. Önümüzdeki 4-5 seneyi tahmin etmek bile her zaman kolay olmuyor. Ancak yine de genç arkadaşlara kendi görüşlerimi anlatmak istiyorum.
Bu yazıda elimden geldiğince gerçekçi olmaya çalışacağım. Bu şekilde başarılı olma şansınızın yüzde olarak daha artacağına inanıyorum.

Üniversite

İyi bir üniversite eğitimi iyi bir güvenlik uzmanı olmak için şart değil, ancak kişiye çok büyük ivme katabilecek bir etmen. İyi bir üniversitede alınacak Bilgisayar Mühendisliği/Bilimleri eğitiminin kişiye katacağı şöyle özellikler olacaktır:

Ancak şanslıyız ki internet diye bir şey var. İnternet, coğrafyanın kader etkisini azaltan, insanlığın başına gelen en güzel şeylerden biri. Anadolu'nun ücra bir köşesinden bile Standford'un derslerini dinleme şansımız var. Tabiki diğer çevresel imkanlardan mahkum kalacağız ama yine de bilgi seviyemizi yükseltmemiz mümkün. Eğer iyi bir üniversite okuma şansınız yoksa üzülmeyin, çalışarak bu açığı kapatmak imkansız değil. Ancak üniversite gereksizdir diye de havaya girmeyin, çünkü siz oyuna 3-0 geriden başlıyorsunuz. Rehavete kapılarak onları yakalamanız mümkün olmayacak.

Aranan Güvenlikçi

Güvenlik dünyasının günümüzdeki durumu, yeni başlayanlar için büyük bir ilüzyon sunuyor. Birkaç araç kullanmayı öğrenmiş, güvenlik açıkları hakkında biraz bilgi sahibi olan insan, sektördeki büyük boşluğu da görerek bir anda ben oldum havasına girebiliyor. Ancak güvenlik dünyasına giriş seviyesi muhtemelen ileride günümüzdeki kadar düşük olmayacak. Nasıl ki 10 sene öncesine göre günümüzde çoğu güvenlik faaliyeti otomatize olduysa, ileride de öyle olacak. Sistemlerin çalışma prensiplerini bilmeyen, güvenlik problemlerine çözümler geliştirmeyen, programlama ve diğer disiplinlere hakim olmayan kişilere güvenlik dünyasında ihtiyaç kalmayacak. Çünkü onların işleri de otomatikleşecek. Hem günümüzde, hem gelecekte her daim aranan, işsiz kalma ihtimali olmayan bir kişi olmak istiyorsanız şu özelliklere sahip olmanız gerekir:


Hedefler

Bu kısımda karışık olarak üniversite hayatınız boyunca belirlemeniz gereken hedeflere yer vereceğim.
Okul Dersleri
Okulun ilk yıllarında kimya, fizik gibi dersler vaktimizin çoğunu ne yazık ki çalacak. Dünyanın en iyi üniversitelerinde bile zorunlu tutulmayan bu dersler Türkiye'deki bilgisayar fakültelerinde ne yazık ki öğrencilere dayatılıyor. Bu dersleri vakit kaybetmeden vermeniz iyi olacaktır. Onun dışında kalan bilgisayar derslerine mutlaka sıkı çalışın, bunlara ihtiyacım yok demeyin. Sıkı çalışmanın yanında bu derslerde öğrendiklerinizin gerçek hayattaki uygulamalarını mutlaka inceleyin. Öğrencilik hayatım boyunca ortalaması çok yüksek ancak derslerin gerçek hayattaki karşılığı hakkında hiçbir fikri olmayan çok insan gördüm.
Ortalama konusuna çok kafayı takmayın. Dersten öğrenmeniz gerekenleri öğrendiğinizi düşünüyorsanız ve dersi geçtiyseniz tamamdır. İş hayatında ortalamanın önemi sıfıra yakın. Ama akademisyen olma gibi bir düşünceniz varsa ortalamaya dikkat etmeniz gerekir.

İngilizce
Yukarıda da bahsettiğim gibi eğer %100 İngilizce ders işlenen bir üniversitede okuyorsanız 4 senenin sonunda illaki iyi bir İngilizce'ye sahip oluyorsunuz. Peki geriye kalan insanlar ne olacak? Örneğin Erzurum'da doğan bir kişiyi düşünün. Hayatı boyunca hep derslerine çok iyi çalışmış, liseyi şehrin en iyi okulunda okumuş, üniversite sınavında da iyi bir sonuç çıkartarak İstanbul Üniversitesine girmiş. Burada da derslerine çok iyi çalışarak okulu çok iyi bir dereceyle bitirmiş. Ne yazık ki bu kişi hayatı boyunca yüzde yüzüyle derslerine çalışsa da çalışma hayatında geri planda olacak. Çünkü özel bir üniversitede okuyan kişi iyi İngilizce'si sebebiyle bu arkadaşın önüne geçecek.
Burada suçlamamız gereken şey kötü eğitim sistemimiz içinde yer alan berbat İngilizce eğitimimiz tabi ki. Ancak bir yandan bu kötü sistemi eleştirirken bir yandan kendinizi kurtarmanız gerekiyor. İngilizce bilmemek kendinizi geliştirmenize engel, çünkü tüm yeni kaynaklar İngilizce olarak çıkıyor. Dolayısıyla iyi bir işe girmenize de engel. Bunun yanında sosyal hayatta da İngilizce bilmemek hep karşınıza çıkacak ve hep moralinizi bozacak. O yüzden eğitim hayatınız boyunca her gün azar azar çalışarak durumunuzu orta bir seviyeye getirin. Daha sonra para kazanmaya başlayınca düzenli olarak İngilizce kursuna gidin. Eğer maddi imkanınız el veriyorsa hemen bu kurslara yazılın.

Açık Kaynaklı Yazılım
İşe alımlarda ilk bakılan yerlerden biri kişinin Github hesabıdır. Burada çok yeni, sofistike bir yazılım geliştirmenize gerek yok. Dikkat etmeniz gereken en önemli şey projenin "Readme" kısmıdır. Siz burada yazılımın arkasındaki fikri iyi anlatabiliyor musunuz, kurulum ve kullanım adımlarını güzelce yazabiliyor musunuz, kullanım alanlarını örneklendirebiliyor musunuz.. önemli olan bunlardır. İyi dokümante edilmemiş bir projenin içeriği müthiş olsa da bir anlamı olmayacaktır.

Soru Sorma Yeteneği
Çoğu üniversite öğrencisinde ya da yeni mezunda gördüğüm problem düzgün soru soramamalarıdır. Giriş-gelişme-sonuç şeklinde ele alınan, gereksiz detaylardan arındırılmış sorular sorabiliyorsanız, mutlaka aradığınız cevabı bulursunuz. Üniversitedeyken Chris Stephenson hocanın bir dersinde düzgün soru sorabilme konusunu işlemiştik. Burada Stackoverflow'da sorulan soruları inceleyip nasıl iyi soru sorulur konusuna değinmiştik. Dersin forumunda hoca, iyi soru sorabilen öğrencilere ek puan verirken kötü soruları cevaplamıyordu. Bu ders, üniversite hayatımda aldığım en iyi derslerden biriydi. Hala daha pek çok mecrada fake hesaplarla onlarca soru sorup cevaplar alırım.

Araştırma Yapma ve Sonuçları Yazıya Dökme
Diğer bir gördüğüm problem de üniversitelerde tez yazma ile ilgili bir ders verilmiyor oluşu. Öğrencilerden tez yazmaları bekleniyor fakat bunun metodolojisi düzgün öğretilmiyor. Dolayısıyla öğrenci bir probleme yönelik hipotez nasıl geliştirilir, nasıl deneyler yapılır ve sonuçlandırılır kısmına hakim olamıyor. Bu metodolojiyi iyi öğrenmeniz ileride konferanslarda sunum yapmak istiyorsanız çok önemlidir.

Güvenlik
Güvenlik de aslında doktorluk gibi farklı dallara bölünmüştür. Web, network, tersine mühendislik, zararlı yazılım vs. pek çok alan olduğu gibi ofansif ve defansif güvenlik olarak da ayırmak mümkündür. Öğrencilerin %90'ı tabiki daha "havalı" olduğu için ofansif güvenliğe yönelmek ister. Bunda bir sıkıntı yok. Ancak ofansif güvenliğin yol açtığı ilüzyonların da farkında olmanız gerekir.
Ofansif güvenlik geri dönüşü çok hızlı alınabilen bir alandır. Örneğin web güvenliği çalışmaya başlarsınız, XSS isminde bir zafiyet öğrenirsiniz, Burp Suite yazılımını kullanmayı öğrenirsiniz, X isimli websitede bu zafiyeti bulup bayram edersiniz. Ancak ne yazık ki bu sizin iyi bir güvenlikçi olduğunuz anlamına gelmiyor, siz bir script kiddie oldunuz. Script kiddie'lerin de önünde çok parlak bir yol yok. İyi bir güvenlikçi olmak istiyorsanız şunlara dikkat etmelisiniz:

  1. Önce sistemlerin nasıl çalıştığını iyi kavrayın, sonra güvenliğini araştırın. Mesela derste network konusu işleniyorsa önce bunun çalışma prensibini araştırın, sonra burada oluşabilecek saldırıları araştırın.
  2. Saldırılara karşı alınacak defansif çözümleri de araştırın. Örneğin web güvenliğini araştırıyorsanız ortaya çıkabilecek zafiyetlerin geliştiriciler tarafından nasıl çözülebileceği konusuna da kafa yorun.
  3. Antreman platformlarında pratikler yapın. Örneğin web uygulama güvenliğini araştırıyorsanız kendinden zafiyetli DVWA gibi platformlarda denemeler yapın.

Eğitim Kampları ve Topluluklar
Linux Yaz Kampı, Akademik Bilişim ve benzeri kamplara mutlaka katılmaya çalışın. Burada hem teknik anlamda kendinizi geliştirirsiniz, hem de çevreniz genişler. Eğer bunlara katılma imkanınız yoksa bulunduğunuz okulda ya da şehirdeki güvenlik topluluklarına dahil olup buralarda zaman geçirin. Çevrenizi genişletmeniz sektörde yükselmenize ve iş bulmanıza katkı sağlar.

Staj
Üniversite son sınıfa yaklaşırken uzun dönem stajyer arayan firmaları tespit edip buralara başvurun. Uzun dönem stajınız bittikten sonra çok büyük ihtimalle işe alınırsınız. Alınmazsanız bile farklı bir firmada başlama ihtimaliniz çok çok yüksektir. Bir iki aylık yaz stajları yerine son sınıfta senelik staj yapmanız sizin için daha iyi olacaktır.

Diğer Konular

Burada da hedefler konusunda yer vermediğim ancak sıkça sorulan bazı konular hakkında görüşlerimi söylemek istiyorum.
CTF'ler
CTF yarışmaları güvenlik sektörünün sporudur. Spor dememin sebeplerimden biri CTF'lerde karşınıza çıkan soruların genellikle gerçek hayatta bir karşılığı olmaması. İkincisi ise daha çok antreman yapan (örneğin eski CTF'lerin writeup'larını okumak) kişilerin öne geçiyor oluşu. CTF'ler güzeldir, eğlencelidir fakat bir öncelik olarak görülmemelidir.

Bug Bounty
Bug bounty konusu günümüzde en çok konuşulan konulardan biri. Bug bounty sayesinde 18 yaşındaki biri, kıdemli bir güvenlik uzmanının bir senede kazandığı parayı bir ayda kazanabiliyor. Bu açıdan bakınca çok güzel. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bazı konular var.

  1. Bug hunter gerçekten önemli uygulamalarda sofistike açıklar mı buluyor, yoksa düşük profilli sitelerde XSS bulan bir robota mı dönüşmüş? Eğer ilkiyse süper, böyle aynen devam. İkincisi ise bu yaptığı eylem onun iyi bir güvenlikçi olmasına pek katkı sağlamıyor.
  2. Kişi bulduğu güvenlik açıkları hakkında detaylı bilgiye sahip mi? Sıklıkla karşılaştığım bir durum da şu: kişinin çok sayıda bug bounty'si var ancak bulduğu güvenlik açıklarının nasıl çözülebileceğine dair bir fikri yok. İyi bir güvenlikçinin problemlere çözüm de sunması gerekli.

Sertifikalar
Sertifikaların bir kişinin bilgisini ispatladığına inanmıyorum. Sertifikadan ziyade kişinin ortaya koyduğu çalışmalar bence daha önemlidir. O yüzden kariyerinizin başında sertifika almak için uğraşmayın. İşe girin, şirketiniz şart koşarsa sertifika alırsınız.

Yüksek Lisans
Gördüğüm kadarıyla Türkiye'deki siber güvenlik yüksek lisansı bölümleri kurs gibi çalışıyor. Eğer akademik bir kariyer hedefliyorsanız buraları size tavsiye etmem. Eğer buraları bir kurs gibi değerlendirirseniz işinize yarayabilir. Ancak maddi imkanınız sıkışıksa buralara para harcamanızı tavsiye etmem.
submitted by utku1337 to trsec [link] [comments]


2019.10.15 11:23 lilmsidk 24 [F4A] GGGGGGG

Dota kaya? Di makapaglaro sa bahay may nagsusunog ba jan smwerr awt der kahit mga hanggang 9pm. Dm me ur loc.
Pos4/5 crusader nalang sa huling calibrate kaya kalma yung mga veteranz jan baka dumayo ako tas mmr too far apart or baka naman mamura pa ko ✌😂
submitted by lilmsidk to phr4r [link] [comments]


2019.06.06 11:43 NewsJungle Türkiye, öğretmenin özel hayatına saygı hakkını ihlal etti

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) yaptığı açıklamada, Türkiye'nin eşinin kıyafetine ve daha önce kovuşturmaya yol açmamış önceki tutuklanmasına dayanarak yurtdışında bir öğretim görevlisini reddederek bir öğretmenin özel ve aile hayatına saygı hakkını ihlal ettiğini belirtti.
AİHM, 4 Haziran tarihli kararında, TC Milli Eğitim Bakanlığı’nın Abdullah Yılmaz’ı yurtdışındaki bir makama atamaması kararının özel hayatına ilişkin faktörler tarafından motive edildiğini ve bilgi veren bir güvenlik soruşturmasının bulgularına dayandığını söyledi. yaşam tarzı ve karısının giysileri hakkında.
Avrupa Yüksek Mahkemesi, “Yılmaz Bey'in özel hayatına saygı duyma hakkına müdahale edilmesi demokratik bir toplumda gerekli değildi” dedi.
Bu olay, Türkiye'nin batısındaki Eskişehir ilinde din kültürü öğretmeni olan Yılmaz ile ilgilidir. 2000 yılında, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yurtdışındaki bir öğretim görevlisine atanmak üzere düzenlenen sınavda ikinci oldu. Ancak, sınava üçüncü gelen ve zaten bir atanmış olan bir aday yerine teklif edilen makam teklif edilmedi.
Ocak 2001'de Yılmaz, kalmayı ve onu atamayı reddeden kararın adli incelemesi için başvurdu, ancak başarısız oldu. Daha sonra, Yüksek İdare Mahkemesi, Ocak 2002’de kalma başvurusunu ve Aralık 2005’te adli inceleme başvurusunu reddetti. (Şubat 2006’da yargılandı.)
Yılmaz, AİHS'ye başvurusunda yargılamanın süresi, adil yargılanma hakkının reddedilmesi ve özel hayatına saygı gösterme hakkına müdahale etmesinden şikayetçi olmuştur.
AİHM, Yılmaz’ın haklarının her iki durumda da ihlal edildiğini tespit etti.
AİHM, “mevcut davada, başvuranın karısının bir peçe taktığının ve evde nasıl davranıldığının - özel alana düşen meselelerin - kamu yararı zorunluluklarına veya öğretim ve eğitim ihtiyaçlarına karşı nasıl mücadele edebileceğini görememiştir. Hizmetler. Ayrıca, başvuranın önceki tutuklanmasının bir kovuşturmaya yol açmadığını ve aynı zamanda kamu sektöründe ders vermesini engelleme gerekçesi oluşturmadığını da belirtti. ”Dedi.
Mahkeme ayrıca, Yılmaz'a, o hesapla ilgili herhangi bir iddiada bulunmadığı için, yalnızca memnuniyetle herhangi bir tazminat ödenmesine gerek olmadığını söyledi.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.06.04 09:36 NewsJungle Türkiye'nin Suriye'deki yeniden yapılanma süreci dünya için bir model

Türkiye, evlerini terk etmek zorunda kalan Suriyelilerin hayatta kalma çabaları nedeniyle dünya çapında en fazla takdir gören bir ülkedir. 4 milyondan fazla Suriyeli barındıran ve sürmekte olan çatışmaya rağmen, ihtiyaç duydukları milyarlarca doları harcayan Türkiye, artık Türk kontrolündeki bölgelerde Suriyeliler için müreffeh yerleşimler ve kalıcı yaşam koşulları kurmaya çalışıyor. Nitekim, Türkiye'nin Suriye'deki yeniden yapılanma modeli, hızlı bir şekilde çalıştığı ve bölgeleri kısa sürede tekrar yaşanabilir kıldığından, dünyadaki diğer çatışma sonrası alanlara kıyasla birçok açıdan benzersiz özellikler içermektedir.
Örneğin, Afganistan ve Irak'ın yeniden inşası hala eksik ve yaşam standartları, savaş öncesi koşullara göre yetersiz. Bu bağlamda, Bosna, Afganistan, Irak ve nihayet Suriye gibi çatışma bölgelerinde sivil nüfus, savaşçı kuvvetlerin insafına bırakıldı. Göç etmek zorunda kaldılar ya da göç etmekten başka çareleri yoktu ve insanlık dışı muameleye maruz kaldılar. Hala çok yeni olmasına ve zamanımızın en büyük çatışmasına rağmen, gerçekte Suriye iç savaşının başlamasından bu yana neredeyse on yıl geçti. Çatışma, 500.000'den fazla insanı öldürdü ve 5 milyondan fazla insanı kaçmaya zorlarken, yaklaşık 7 milyonu yerlerinden olmuş durumda. Bazıları Avrupa'ya Ege ve Akdeniz denizlerinden ulaşmaya çalıştı, ancak Yunanistan ve bu denizleri çevreleyen diğer ülkelere giderken yüzlerce kişi öldü.
Yine de, ülkeyi terk eden birçok kişi varken, 320.000'den fazla Suriyeli mülteci, Türk askeri operasyonları ve restorasyon çalışmaları ile terörist unsurlardan kurtarılan memleketlerine geri döndükleri için Suriye'ye geri dönen bazı kişiler de oldu.
Suriye'deki mültecilerin geri dönüşleri yakın zamanda Türkiye'nin iki operasyonundan sonra mümkün oldu: Fırat Kalkanı Operasyonu ve Operasyon Zeytin Şubesi. Türkiye, Fırat Kalkanı Operasyonunu 2016 yılında Fırat'ın batısındaki El-Bab ve Cerablus gibi bölgeleri DAEŞ'ten ve PKK'ya bağlı Halk Koruma Birimlerinden (YPG) temizlemek için başlattı. Ancak Zeytin Şubesi Operasyonu, terörist unsurların bölgesini temizlemek için 2018 yılında kuzeybatı Afrin iline doğru başlatıldı.
Operasyonların ardından Türkiye, sağlık ve eğitim kurumlarının yanı sıra şehirlerin altyapısını yeniden kurma çabalarına da katılmıştır. Okullar yenileniyor ve bir hastane inşa ediliyor. Faaliyetler, komşu ülkelerden memleketlerine dönen Suriyelilerin sayısını arttırdı. Türkiye, çadır kamplarında yaşayan mültecilerin yanı sıra kamp dışında yaşayan mültecilerin ihtiyaçları için bugüne kadar 35 milyar dolardan fazla para harcadı. İnsani yardım, kuzeybatı Afrin ve İdlib'deki 368 merkezde ve Fırat Kalkanı Operasyonu ile temizlenen bölgelerde 285 merkezde devam etme çabalarını sürdürüyor.
Artık Türkiye, tüm dünya için bir model olabileceği için devam eden çatışmalar sırasında bölgeye sürdürülebilir refah ve gelişme getirme çabalarını yoğunlaştırmıştır.
Hasan Kalyoncu Üniversitesi'nde profesör ve Siyasi, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (SETA) tarafından yayınlanan "Türkiye'nin Suriye için Yeniden Yapılanma Modeli" raporunun yazarı olan Dr. Murat Aslan, Suriye'deki yeniden yapılanma çalışmalarını ele alıyor. Aslan, "Türkiye'nin Suriye'deki yeniden yapılanma modeli dünyada benzersiz ve uyuşmazlığın hala devam etmesine paralel değil." Dedi.
Türkiye'nin kuzey Suriye’deki askeri ve diplomatik faaliyetlerinin dört ana amacı olduğunu belirten Aslan, şunları özetledi: Türkiye'nin sınır güvenliğini sağlamak, terör örgütlerini yok etmek, ülkelerini terk eden Suriyelilerin geri dönüşü için güvenli bir ortam oluşturmak ve güvenliğin sağlandığı bölgelerde yaşamın sürdürülebilirliği.
Aslan ayrıca, raporun hazırlanmasında Türk sivil toplum kuruluşları (STK'lar), Türkiye ve Suriye'deki sınır şehirlerinin yerel yetkililerinin Gaziantep gibi Türkiye ve Suriye'deki Kızılay ve AFAD gibi insani yardım kuruluşlarına danıştığını belirtti.
“Yeniden yapılanma çabaları, aylarca süren askeri operasyonlarla eşzamanlı olarak başlatıldı ve operasyonlardan sonra da devam etti. Silahlı kuvvetlerle birlikte, tüm devlet kurumları, hevesli sivil toplum kuruluşları ve bir dizi uluslararası kuruluş bu çabaların bir parçası olarak koordinasyon içinde yer aldı. kapsamlı bir angajman / operasyon anlayışıyla, "dedi. Aynı zamanda Türkiye'nin komşu illerindeki devlet dairelerinin ve belediyelerin, ulusal düzeyde faaliyet gösteren kurum ve kuruluşların ve ayrıca sivil toplum kuruluşlarının seferber edildiğini de sözlerine ekledi.
Suriye'deki mevcut krizin barış inşası, insani ihtiyaçlar ve yeniden yapılanma süreçleri açısından detaylandırılması, İbn Haldun Üniversitesi'nde doçent olan Talha Köse, Irak ve Afganistan modellerinin Suriye ile karşılaştırıldığında oldukça etkisiz olduğunu söyledi.
"Etkisizliğin sebeplerinden biri kaynakların görev için adil bir şekilde dağıtılmamasıdır. Uluslararası aktörler belirli aktörleri seçti ve gerilimleri ve şikayetleri ortaya çıkaran bazılarını dışladı. Bu nedenle çatışma derinleşti ve siyasi geçiş başarılı olamadı" Köse dedi. Aslan, dünyadaki ihtilaflı alanlarda böyle bir örnek olmadığını belirtti. "Çalışmamız sırasında Irak, Afganistan modelleri analiz ettik. Bununla birlikte, özellikle çatışmalar devam ederken herhangi bir yeniden inşa etme çabası bulamadık. Daha önce hiçbir ülke Türkiye gibi bir model bulamadı." Dedi.
Irak ve Afganistan'da güvenlik odaklı bir yeniden yapılanma stratejisinin bulunduğunu vurgulayan Aslan, Türkiye'nin Suriye'deki modelinin yukarıda belirtilen örneklerin aksine insani ihtiyaçlar, ihtiyaçlar ve özgüvene dayandığını vurguladı.
“Bugün, savaşçılarla birlikte siviller, şiddetin ve çatışmaların hızından her zamankinden daha fazla etkileniyor. Günümüzdeki çatışmalarda, aktörler ve faktörler karmaşıklaşıyor ve özellikle sivillerin korunmasına yönelik evrensel değerler itiliyor Bu bağlamda, Bosna, Afganistan, Irak ve son olarak Suriye gibi çatışma bölgelerinde sivil nüfus, savaş güçlerinin insafına bırakıldı, göç etmek zorunda kaldılar ya da seçim yapmadılar. ancak göç etmek ve insanlık dışı muameleye maruz kalmaları ”dedi. Aslan ekledi.
Türkiye'nin Suriye'deki insani ve yeniden yapılanma çalışmalarındaki farklılıklara dikkat çeken Köse, Türkiye'nin devlet, devlet dışı, dini, eğitim kurumları ve STK'ları ile tam eşgüdüm içinde sahada çok çeşitli yerel aktörlerle çalıştığını vurguladı. “Türkiye, insani çalışma alanında eşsiz bir deneyime ve yüksek kapasiteye sahip. Bu, barış inşası süreçlerine saygın bir katkı sağlıyor. Somali, Türkiye'nin katkısı olan önemli bir örnekti” dedi.
Türkiye'nin yeniden yapılanma stratejisinin benzersizliğine dikkat çeken Aslan, Türkiye dışında hiçbir ülkenin ihtilaflı bölgeleri koruduktan hemen sonra uygulanan tarımsal, eğitimsel, sosyal ve ekonomik projelere öncelik verdiğini belirtti.
“Türkiye önce insan güvenliği ve insani ihtiyaçların önceliklerini önceliklendiriyor, sonra bunu sürdürmek için her türlü önlemi alıyor. Çatışma devam ederken, Türkiye hızlı bir şekilde kalkınma projeleri yürütüyor ve daha sonra önceden var olan koşulları kurtarıyor. Türkiye buna ne kadar çok önem veriyor. Bu yönleriyle Türkiye, ABD, İran, Rusya, [Suriye] rejimi ve Suriye'deki diğer aktörlerden farklı "dedi.
Türkiye'nin başarısının kilit kavramları olarak "bütün yerel aktörlerle kapsayıcılık ve sinerjiyi" vurgulayan Köse, Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası kuruluşlar ve yabancı aktörlerin her zaman "baştan aşağı" devlet ve barış inşası modellerini yapma eğiliminde olduğunu söyledi. Irak, Afganistan’da devam etmekte olan ihtilafları önlemek. Köse, "Ayrıca, bu uluslararası kurumlar ve bu alandaki yabancı aktörler kaynakları verimli kullanmamış ve başaramamışlardı. Buna karşın, Türkiye, bunlarla karşılaştırıldığında sınırlı kapasiteyle daha fazla etkinlik elde etti" dedi.
Kuzey Suriye’de Türkiye’nin yeniden yapılanma projeleri konusunda eğitim faaliyetlerine, meslek okullarına ve eğitime öncelik verilmiştir. Örneğin, Jarablus şehir merkezi ve çevresindeki köylerde bir meslek yüksekokulu, dört lise, 12 orta okul, 98 ilkokul ve bir eğitim merkezi açıldı.
Sosyal hizmetler kapsamında engelli çocuklar için erişilebilir yaşam merkezleri inşa edilmiştir. Halk Eğitim Merkezi anaokulu, bilgisayarlarda dört ders, Türkçe, kuaförlük, dikiş ve nakış kursları içermektedir. Türkiye'den kırk dört öğretmen, 60 okulda öğrenciler için ve yetişkinler için altı merkezde Türkçe öğretmek üzere görevlendirildi.
“Türkiye'nin modeli, Suriyelilerin evlerine geri dönüşlerini de hızlandıracak. Mesela, şu anda Azzaz ve El Bab'a yoğun bir geri dönüş talebi var, buradaki başarılı rekonstrüksiyon projeleri nedeniyle. Manbij'den İdlib'e, sınırları boyunca, Suriyeliler arasında güven ve özgüven sağladı ve yerlerinden olmuş veya göç etmiş Suriyelilerin güvenli bir ortama geri dönmesi için zemin hazırladı. "dedi.
submitted by NewsJungle to TurkishNews [link] [comments]


2019.01.17 20:00 fragmanlife Ne Munasebet Dizisi Hikayesi ve Oyunculari

Ne Munasebet Dizisi Hikayesi ve Oyunculari Başrollerini ünlü oyuncular Sarp Levendoğlu ve Pelin Akil’in paylaştığı dizi; Birbirlerinden farklı iki insanın, zorunlu iş arkadaşı olmalarıyla başlayan ayakta kalma mücadelelerini ve tabii ki nihayetinde birbirlerine aşık olmalarını, komedi ve aksiyonla harmanlayarak ekrana getiriyor.
Demir (Sarp Levendoğlu), kendine çok güvenli, zeki ve eğlenceli bir zengin çocuğudur. Bununla birlikte özellikle kadınlarla sağlıklı ilişkiler kuramayan, onları anlamaya çalışmayan, sorumluluk nedir pek bilmeyen, gününü gün etmeye çalışan karakterdir. Hukuk fakültesini babasının zoruyla bitirmiştir. Doğayla iç içe bir hayat sürmekte, seyahatler yapıp doğa belgeselleri çekmektedir. Nil (Pelin Akil) ise, adaletin ve gerçeklerin peşinden koşan, idealist bir avukattır. Bununla birlikte kendine güven sorunları vardır ve kadın olarak kendini pek beğenmez. Kötü talih, bu iki zıt karakterin yollarını birleştirir ve her şey de bu anda başlar...!
Yapımcılığını ARC Film/ Fatih Enes Ömeroğlu, yönetmenliğini Çağrı Bayrak’ın üstlendiği dizinin senaryonusu Hakan Haksun, Barış Başar ve Fatih Enes Ömeroğlu kaleme alıyor.
Yaz döneminin en iddialı yapımlarından Ne Münasebet’in oyuncu kadrosunda; Sarp Levendoğlu (Demir), Pelin Akil (Nil), İnan Ulaş Torun (Necmi), Bengi İdil Uras (Çisil), Cihat Tamer (Hakkı), Ayşe Kökçü (Muazzez), Hakan Altıner (Salim), Ayşen Sezerel (Figen), Mert Yavuzcan (Berkant), Pınar Şenol (Fadime), Gizem Güven (Ayça) ve Bahar Akça (Ahu) rol alıyor.
Sarp Levendoğlu Sarp Levendoğlu Kimdir, Kaç Yaşında? 25 Aralık 1981 tarihinde Ankara'da dünyaya gelmiştir. Eğitimini İstanbul'da tamamlamıştır. Küçük yaşlardan itibaren oyunculuğa meraklı olmuştur. Oyunculuk eğitimini İstanbul Kültür Üniversitesi'nde alan Levendoğlu profesyonel olarak mesleğe adım atmıştır. Kamera karşısına ilk kez O Şimdi Asker filminde geçmiştir. Televizyondaki ilk projesiyse Lise Defteri isimli dizi oldu. 2015 yılında Show TV'de yayınlanan Ne Münasebet dizisinde başrol karakter Demir'i canlandırmıştır. Sarp Levendoğlu'nun Oynadığı Diziler Ne Münasebet/Demi2015 Lise Defteri/Mehmet/2003 Çınaraltı/İbrahim/2004 Emret Komutanım/Levent/2005 Zeliha'nın Gözleri/Rehan/2007 Gece Gündüz/Aslan/2008 Kalp Ağrısı/Hasan/2010 Mor MenekşeleAkif/2011 Sakarya Fırat/Altan/2013 Küçük Ağa/Ali/2014 Ölene KadaEnde2017 Sarp Levendoğlu'nun Oynadığı Filmler O Şimdi AskeYunan Aske2002 Emret Komutanım Şah Mat/Levent/2007 Deliormanlı/Savaş/2016
“Ne Münasebet”in yedinci bölümünde; Nil, istifanın ardından eve kapanır ve depresyona girer. Demir’e hem kırgın hem de kızgındır. Berkant, günlerdir evden çıkmayan Nil’i bir film galasına davet eder. Aslında bu davet, Berkant ve Ahu’nun planının bir parçasıdır. Galada iki şarkıcının yaşadığı kıyafet krizi Nil ve Demir’in birbirine rakip iki avukat olmasına yol açar. Muazzez Ahu’nun Demir’e yakınlaşma çabalarından rahatsız olur ve Ahu’ya bir ders vermeye karar verir. Demir, Nil’i özlediğini ve geri dönmesini istediğini söyler. Nil ise büroya dönmemekte kararlıdır. Diğer yandan Nil’in işten ayrılmasına üzülen Hakkı Bey, Nil’i geri döndürebilmek için kendince bir plan yapar. Hakkı Bey’in ilginç planı Nil’in inadını kırabilecek midir?
Yaşanan olaylar sonrasında büroya dönmek istemeyen Nil, Hakkı Bey’in herkesi şok edecek hamlesi karşısında ne diyeceğini bilemez. Diğer yandan Demir kendini Nil’e affettirmek için her yolu dener. Ancak Nil, Demir’e çok kırgındır ve onu affetmemekte kararlıdır. Kendini affettiremeyen Demir, Nil’e büyük bir sürpriz yapacakken yaşanan talihsiz bir olay ikiliyi allak bullak eder. Nil ve Demir kendileri gibi birbirlerine olan güvenleri sarsılan evli bir çiftin arabuluculuk davasını alırlar. Çocuğun kendinden olmadığını iddia eden baba ve eşini aldatmadığını savunan anne… Herkesin kendince haklı göründüğü dava araştırıldıkça giderek ilginç bir hal almaya başlar. Çağrı Bayrak’ın yönettiği dizinin senaryosunu ise Hakan Haksun, Barış Başar ve Fatih Enes Ömeroğlu kaleme alıyor.
“Ne Münasebet”in sekizinci bölümünde; Hakkı’nın planı işe yaramış ve Nil büroya geri dönmüştür. Hakkı’nın mektubuyla Nil’in güveni artmıştır ve artık tam bir yönetici gibi davranmaya başlar. Nil ve Demir, film setindeki hırsızlık olayını araştırırlarken kendilerini bir anda kamera karşısında bulurlar. Nil, hayranı olduğu oyuncuyla aynı sahneyi paylaşmaktan dolayı çok mutludur. Ancak bu hayranlık Nil’in bazı gerçekleri görmesine engel olacaktır. Muazzez’in Nil’i desteklemesine sinir olan Ahu, ana-oğlun arasını açmak için bir plan yapar. Bunun için de Ayça’yı kullanmaya karar verir. Şüphelerinin peşinden giden Ahu, çok büyük bir sırra tanık olacaktır.
fragmantv seslisohbet fragmanlar seslichat
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2018.11.28 23:39 akunal reply

Tevbe 5: Bu ayetten şikayetiniz herhalde müşrikleri nerede bulursanız öldürün demesi. Bütün müşrikleri kastetseydi hak verirdim ama önceki ayetlere bakarsak sadece yapılan anlaşmaları bozan müşrikleri kapsadığını anlayabiliriz.
1: Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır.
2: (Ey anlaşmalarında durmayan müşrikler!) İşte size fırsat! Bu günden itibaren yeryüzünde dört ay süreyle istediğiniz gibi dolaşıp elinizden gelen her türlü hazırlığı yapın; fakat bilin ki, hiçbir şekilde Allah’a karşı koyamaz ve O’nun kudretinden kaçıp kurtulamazsınız. Hiç şüphesiz Allah, kâfirleri rüsvay edecektir.
3: Ve, Büyük Hac gününde Allah ve Rasûlü’nden insanlara bir duyurudur bu: Muhakkak ki, Allah’ın ve aynı zamanda O’nun Rasûlü’nün (anlaşmalarında durmayan) o müşriklerle hiçbir alâkası kalmamıştır. Fakat (ey müşrikler), eğer tevbe eder de mevcut tutumunuzdan vazgeçerseniz, bu elbette hakkınızda hayırlı olandır. Yok, yine yüz çevirmeye devam edecek olursanız, şunu iyi bilin ki, asla Allah’a karşı koyabilecek, O’ nun kudretinden kaçıp kurtulabilecek değilsiniz. (Ey Rasûlüm!) Küfürde ısrar edenleri pek acı bir azapla müjdele!
4: Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.
5: Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Maide 51: Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.
Bu konuda Said Nursi’nin açıklamasını kullanacağım.
“Âyette geçen "Yahudi" ve "Hıristiyan" kelimeleri türevdir. Bu kelimelerin kaynağı ise “Yahudilik” ve "Hıristiyanlık"tır. Âyetteki hüküm türev üzerine bina edildiği için kâide gereğince Yahudi ve Hıristiyanlar, dinleri için, dinlerini yansıttıkları için sevilmez. Yahudilik ve Hıristiyanlık açısından onlarla dostluk kurmak ve onları sevmek haramdır. Öyleyse mühendislik, mucitlik, doktorluk, güzellik, yöneticilik gibi dinlerine ait olmayan diğer güzel ve meşru nitelikleri sevilebilir ve bu yönleriyle onlarla dostluk kurulabilir. Çünkü bu nitelikleri âyetin yasak kapsamı dışında kalır. Şayet âyet-i kerime şöyle buyursaydı, dostluk ve muhabbet onların bütün niteliklerini kapsardı: "Yahudi ve Hıristiyanların kendilerini dost edinmeyin!" Çünkü o zaman, dinlerine ait olsun veya olmasın, kendileriyle her bakımdan dostluk ve muhabbet yasak olmuş olurdu.”
Ayrıca islam tarihi boyunca Müslümanların Gayrimüslimler ile barış içinde yaşadığı bilinen bir gerçek.
Ahzab 37: Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.
38 : Peygambere Allah'ın takdir ettiği, mübah kıldığı şeyde bir darlık yoktur. Bundan önce geçen bütün peygamberler hakkında Allah'ın sünneti böyledir. Allah'ın emri ise biçilmiş bir kaderdir.
Bu ayetin inişi ve Hz. Muhammed’in Zeynep ile evliliğinin nedeni Araplarda cahiliye döneminden kalan bir törenin kaldırılmak istenmesidir. Töre gereği bir insan evlatlığının eşi ile evlenemezdi.
Olayın geçmişine baktığımızda Hz. Muhammed azad edilmiş bir köle olan evlatlığı Zeyd’i halasının kızı olan Zeynep ile toplumsal tabakaları yıkmak için evlendirmiştir. Ancak aradaki farktan dolayı evlilik yürümemiştir ve Zeyd Hz. Muhammed’e gelip boşanmak istediğini söylemiştir. Hz Muhammed ise “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyerek reddetmiştir ancak sonuç olarak Zeyd eşini boşamıştır. Gelen ayet üzerine de Hz. Muhamed Zeynep ile evlenmiştir ki cahiliye devrinden kalan adetin geçersizliği ispatlansın.
Hz. Muhammed'in Zeynep'in güzelliğinden etkilenip onu Zeyd'den boşayıp kendisine eş olarak alması tarzı asılsız iddialar var. Zeynep Hz. Muhammed'in zaten halasının kızıdır, isteseydi zamanında pekala kendine alabilirdi. Zaten Zeyd ile Zeynep'i tabuları yıkmak için kendisi evlendirmiştir.
Nisa 144:
139: Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.
140: Allah size Kitab (Kur'an)da: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.
141: Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasip olursa: "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin zaferden bir payı olursa: (Bu defa da onlara): "Size üstünlük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.
142: Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar.
143: Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık ona kurtuluş yolu bulamazsın.
144: Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?
Bu ayeti "körle yatan şaşı kalkar"a benzetebiliriz. Kafirler gibi olmamak için onlarla dost olmamanın nesi yanlış?
Maide 33:
27: Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".
28: "Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım.
29: "Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur".
30: Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.
31: Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu.
32: Bunun içindir ki, İsrâiloğulları'na: "Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur" hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.
33: Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır.
34: Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Allaha ve Resulüne karşı savaşıp fesat çıkaranlara neden ceza verilmesin? Zaten sonraki ayette tevbe edenleri cezadan hariç tutuyor. Bunların dışında 32. Ayeti es geçerek İslam öldürmeyi emrediyor demek çok da mantıklı olmaz.
Ali Imran 28:
28: Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, müsteşar, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. Ancak Allah’adır nihaî varış.
29: De ki, göğüslerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Hiç şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.
Ayette müminlerin diğer müminleri bırakıp da İslam’a düşmanlığı apaçık olan kafirlerin emri altına girmelerinin, işlerini onlara bırakmalarının ve küfür noktasında onlarla dostluk kurmalarının, müminleri Allah’ın yolundan uzaklaştıracağını belirtmiş. Nisa 144 ile benzer bir ayet.
Nahl 75:
73: Ve (kendileri dahil herhangi bir varlığı) rızıklandırma adına göklerden ve yerden hiçbir şeyin mülkiyetine sahip bulunmayan, esasen böyle bir şeyi yapabilecek güçte de olmayan birtakım varlıklara mı ibadet ediyorlar?
74: Artık birtakım benzetmelerde bulunarak, temsiller, misaller getirerek Allah’a benzerler icat etmeyin. (Kendisini, Kendisi hakkındaki gerçeği ve başka her bir varlığın gerçek mahiyetini tam olarak ancak) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
75: Allah, (Kendisine kul olup başka her türlü kulluktan kurtulan gerçek hürlerle, Kendisine kulluğu bırakıp pek çok ma’budlar edinen ve böylece köle gibi hürriyetlerini teslim edenler arasındaki farkı açıklamak için) bir misal veriyor: Bir yanda, bir şahsın kölesi olup kendine ait bir yetkisi ve herhangi bir şey üzerinde tasarruf hakkı bulunmayan âciz bir adam; diğer yanda, tarafımızdan kendisine güzel ve bol rızık verdiğimiz ve bundan gizli açık infak eden (hür) bir adam: bu ikisi hiç bir olur mu? Bütün hamd, (insanları hür yaratan, hürriyetlerini korumak için kendilerine Din gönderen, bütün kâinatın hakimi ve mülkün yegâne sahibi) Allah içindir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler (de, pek çok ma’bud edinip, onlara kölelikte bulunur ve dalkavukluk ederler).
Yetmiş beşinci ayetteki köle kavramı normal köle manasında olmayıp Allah’tan başkasına kul olan müşriklere ve dalkavuklara yapılan bir benzetmedir. Günümüzdeki bazı şeyhlerin müritleri veya reisin etrafındakiler gibi.
Nisa 34:
32: (Dünyada geçimlikler farklı farklıdır. Erkek veya kadın olmak da elinizde değildir. Dolayısıyla,) Allah’ın bazınıza bazınızdan daha fazla verdiği (makam, servet, fizikî cazibe gibi) dünyalıklar hususunda, (“Keşke bizim de olsaydı!”) şeklinde temennide bulunmayın ve (aranızda kıskançlığa düşmeyin; Allah’ın yaptığı paylaştırmaya da itiraz etmeyin). Erkekler için çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) olduğu gibi, kadınlar için de çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) vardır. (Bununla birlikte, mevcutla yetinmeyin; meşrû dairede ve Allah rızası istikametinde olmak kaydıyla, gayretinizi ve hedefinizi büyük tutup, çalışarak ve dua ile) Allah’ın lütf u kereminden isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilir ve her yaptığını bilerek yapar.
33: Annebaba ve diğer yakın akrabanın ölümlerinden sonra bırakacakları terike için vârisler belirledik. (Bu vârislerin terikede kendilerine verilmesi gereken belli hakları olduğu gibi,) yeminlerinizle aranızda mukavele akdettiğiniz kişilerin de haklarını verin. Şüphesiz Allah, her şeye (ve bu arada, yaptığınız her işe ve her anlaşmaya) hakkıyla şahittir.
34: (Sahip kılındıkları birtakım sıfatlar ve yüklendikleri vazife ve sorumluluk açısından erkeklik vasfına tam sahip bulunan) erkekler, kadınlar üzerinde koruyucu ve yöneticidirler. Bu, (yöneticilik ve koruyuculuk noktasında) Allah’ın bazı insanları bazılarından, (bu arada genellikle erkekleri de kadınlardan) daha kapasiteli yaratmasından ve bir de erkeklerin (mehir verme ve evin bütün masraflarını yüklenme gibi) mâlî sorumluluklarından dolayıdır. Gerçekten iyi kadınlar, Allah’a karşı itaatkâr, (meşrû çerçevede ve günahta olmamak kaydıyla) kocalarının hukukuna da riayet eden ve Allah nasıl gizli ve mahrem kalması gereken hususları koruyor ve onların açılmasına müsaade etmiyor ise, aynı şekilde (namuslarını, aile sırlarını, ailenin mal, şeref ve haysiyetini ve kocalarının hukukunu) bilhassa kimsenin görmeyeceği yerlerde ve kocalarının yokluğunda koruyan kadınlardır. Dikbaşlılığından yıldığınız kadınlara gelince: önce onlara öğüt verin; ıslah olmazlarsa, onları yatakta yalnız bırakın ve yine yola gelmezlerse (hafifçe) dövün. Eğer (Allah hakkı, aile fertlerinin eğitimi ve yetiştirilmesi başta olmak üzere, kendinize de ait meşrû isteklerinizde) size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep ve mazeret aramayın. Unutmayın ki Allah, mutlak yücedir aşkındır, mutlak büyüktür.
“Yine, kadın-erkek münasebetleri ve aile hukuku açısından bu çok önemli âyet, özetle şu gerçeklere parmak basmaktadır:
• Allah (c.c.), insanları bir ve her bakımdan birbirlerinin aynısı yaratmamış, hayatın gereği, meselâ toplumda iş bölümü ve meslek seçiminin esası olarak, herkese başkalarına göre bir noktada üstünlük vermiştir. Bunun gibi, her kadın ve erkek için aynı şekilde ve derecede olmamakla birlikte, genellikle bazı hususlarda kadınları erkeklerden daha üstün yarattığı gibi, bazı konularda ve bu arada idarecilik ve koruyuculuk hususunda da erkeklere kadınlar üzerinde bir mevki tanımıştır.
• Allah, kadınlara göre daha güçlü yarattığı, kendilerine daha üstün idare kabiliyet ve kapasitesi verdiği, bir de ailenin mâlî sorumluluğunu üzerlerine yüklediği için erkeği evde reis kılmıştır. Fakat bu reislik, mutlak bir hakimiyet değil, “Bir topluluğun efendisi, idarecisi, ona hizmet edendir.” hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere, hizmetini görme, bakım ve görünümünü yapma, sahip çıkma, koruma ve evin dirlik ve düzenliğini sağlama görev ve fonksiyonudur. Tabiî, “nimet ölçüsünde sorumluluk veya sorumluluk ölçüsünde nimet” kaidesince, bu görev ve fonksiyonu yerine getirmede, her idarecinin emretme ve itaat isteme yetkisi olacaktır.
• Aile fertlerinin terbiyesi, bilhassa bir âyet-I kerimede buyurulduğu üzere (Tahrîm Sûresi/66: 6), âhiretlerini kurtaracak şekilde dinî yönden yetiştirilmesi ve evin idaresi, dirlik ve düzeni öncelikle erkeğe ait ağır bir vazife ve sorumluluk olduğu için, erkek bunu yerine getirmede bir eğitimci gibi davranmak durumundadır. Kur’ân, kadınlarla ilgili olarak bu konuda erkeğe önce tavsiye, sonra yatakta ondan ayrı durma ve bu da işe yaramazsa hafifçe dövme şeklinde kademeli bir eğitim yolu göstermektedir. Son derece önemli olan bu husus, ne yazık ki bazı sözde kadın hakları savunucularınca tenkit edilmektedir. Halbuki bunun eğitim gayeli olduğu açıktır. İkinci olarak, dövülecek olan kadın değil, dikbaşlılık yapan, evde kendine düşen vazifeyi yerine getirmeyen, ahlâk ve maneviyatına önem vermeyip kendine zulmeden varlıktır. Üçüncü olarak, dövmenin derecesi hadis-i şeriflerle ortaya konmuş, yüze vurma yasaklanmış (Ebû Davud, “Nikâh”, 42), bunun bir son çare olduğu önemle vurgulanmış ve erkekler, bundan mümkün olduğunca sakındırılmıştır. Nitekim, âyette de hemen arkadan gelen ikaz bu yöndedir."
Bakara 223:
Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
“Âyet-i kerime, çok özlü ifadelerle, kadın-erkek beşerî münasebetlerdeki asıl maksadın şehveti tatmin değil, tenasül, yani çoğalma ve hayırlı nesiller yetiştirme olduğunu ihtar etmektedir. Şehveti tatmin, böyle bir netice için verilmiş, o neticeye götürücü, onu kolaylaştırıcı, nesil yetiştirmedeki zorluklara katlanılmasını sağlayan, hattâ onu zevkli bir meşgale haline getiren bir avanstır. Evlilikte, bunun yanısıra, daha başka âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, eşlerin bilhassa günahlara karşı birbirlerine örtü olmaları, birbirlerini (mânen) güzelleştirmeleri, dertlerini ve sevinçlerini paylaşarak, kalbden kalbe sevgi ve saygı bağıyla birbirlerine hayat arkadaşlığı yapmaları gibi daha pek çok fayda ve hikmetler de vardır. Bu bakımdan, evlilikte en önemli unsur, bir önceki âyette geçtiği ve bir hadis-i şerifte de buyurulduğu üzere, eşlerin dindar olması, bunun yanısıra, bilhassa geçimde eşlerin birbirlerini aşağılamamaları, karşılıklı saygı ve anlaşma adına önemli bir faktör olarak, yine hadis-i şerifin parmak bastığı üzere, küfüv, yani (en azından kültür, bilgi, anlayış gibi hususlarda) belli ölçülerde de olsa denkliktir.”
Yapılan tarla benzetmesi bazıları tarafından kadına hakaret sanılıyor ama ‘tarla’ kelimesinde ne gibi bir sıkıntı var? Gayet de yerinde bir benzetme, eğer tarlana ve tohumuna düzgün bakarsan verimli mahsul elde edersin.
https://www.youtube.com/watch?v=iICeKNiDhVo
Nisa 3:
2: Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.
3: Himayenizdeki yetim kızlarla evlendiğinizde eğer haklarını gerektiği ölçüde gözetemeyeceğinizden korkarsanız, bu takdirde, size helâl olup da arzu ettiğiniz başka kadınlardan iki, üç veya dört tanesiyle evlenebilirsiniz. Eğer, birden fazla hanımınız olur da aralarında (nafakalarını temin ve birlikte geceleme gibi, hukuki açıdan) adalet yapamamaktan korkarsanız, bu durumda bir tanesiyle veya elinizin altında bulunan cariyelerle yetinin. Böyle davranmanız, zulme ve haksızlığa meyletmemeniz için daha uygun, daha elverişlidir.
http://www.sonsuzlukkulesi.com/kuranda-cok-eslilik-cariye-kavrami/
“Bazıları bilgi noksanlığından, bazıları da kasıtlı olarak, İslâm’ı 4’e kadar kadınla evlenmeye müsaade ettiği için eleştirmektedir. Oysa bu eleştiriler, pek çok açıdan haksızdır. Şöyle ki:
• Birden fazla kadınla evlenme (çok eşlilik), bütün tarih boyu hemen hemen bütün insan topluluklarında görülen bir uygulamadır. Ahd-i Atik, onu yasaklamak şöyle dursun, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın çok sayıda hanımları olduğundan bahseder (Samuel 2, 5: 13) İncil'de ise çok evliliği yasaklayan hiçbir ifade yoktur. Peder Eugene Hillman, Polygamy Reconsidered (Çok Eşliliği Yeniden Değerlendirme) adlı eserinde, “Yeni Ahid’in hiçbir yerinde tek evliliği emreden veya çok evliliği yasaklayan herhangi bir ifade yoktur” der. Kaldı ki, kendi zamanında Yahudi toplumunda çok evlilik uygulandığı halde, Hz. İsa buna ses çıkarmamıştır. Roma Kilisesi’nin çok evliliği yasaklaması, Kitab-ı Mukaddes’e dayalı bir yasaklama değil, tek kadınla evlenmeyi öngören, fakat metres ve fuhşa tolerans gösteren Greko-Romen geleneğine dayalı bir yasaklamadır. Kitab-ı Mukaddes, çok eşliliğe sınır getirmezken, Kur’ân bu uygulamayı 4’le sınırlandırmış, bunu emretmemiş, hattâ tavsiye etmemiş, sadece eşler arasında adaleti gözetme şartını da getirerek, bir izin, bir ruhsat olarak vazetmiştir.
• Her zaman için çok kadınla evlenmenin bilhassa gerekli olduğu şartlar, yerler ve dönemler vardır. İslâm, her şart, her dönem ve her yerde geçerli evrensel bir din olduğu için, böylesi şartların, yerlerin ve dönemlerin gerekliliklerini de göz ardı edemez. Meselâ, savaş zamanlarında kadın nüfus erkek nüfusu daima aşar. Amerika’nın Batılılar tarafından keşfinden sonra, Kızılderili toplumlarda erkek nüfus sürekli azalmış ve kadının çok itibarlı bir yere sahip olduğu bu topluluklarda bu problem, çok eşlilikle çözülmeye çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’da evlenme ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 7.300.000 fazla olup, bunların 3.300.000’i dul idi. Bilhassa savaş sonrası şartların ağırlığı altında ezilen kadınlar için en geçerli yol, bir erkeğin bakım ve koruması altına girmekti. Evet, bu şartlarda kadınlar, ya Kızılderili toplumlarıııda olduğu gibi ikinci veya üçüncü eş olarak nikâhlanacak veya İkinci Dünya Savaşı sonrası modern Batı’da görüldüğü üzere, özellikle galip kuvvetleri tatmin eden birer metres veya fahişe olmaya itilecekti.
• Sadece savaş şartlarında değil, normal durumlarda da kadın nüfusun erkek nüfusu aştığı dönemler olur. Meselâ, bugün ABD’de evlilik ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 8-10 milyon daha fazladır (Hillman, 88-93). Bu durumda, bekâr kalma, kadınları öldürme, her türlü gayr-ı meşrû münasebeti serbest bırakma veya çok evliliğe müsaade etme dışında herhangi bir çözüm yolu yok ise, bunlardan hangisini tercih etmek daha İnsanî ve kadının şerefine yakışan bir yoldur? 1987 yılında Berkeley Kaliforniya Üniversitesi’nde bir öğrenci gazetesinin yaptığı ankete katılan öğrencilerin hemen hepsi, “Evlenme çağındaki erkek nüfusun az olduğu şartlarda, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi kanunen meşru olmalı mı?” sorusuna “Evet” cevabı vermiştir. (J. Lung, Struggling to Surrender, 172)
• Bugün modern toplumlarda görülen bazı problemlerin çözümü yine çok eşlilikte yatmaktadır. Roma Katolikliği’ne bağlı Amerikalı bir antropolog olan Philip Kilbride, Plural Marriage For Our Time (Günümüzde Çok Eşlilik) adlı eserinde, çok kadınla evlenmeyi Amerikan toplumundaki bazı hastalıkların çözüm yolu olarak sunar. Ona göre, çok kadınla evlilik, çocukların çok menfî olarak etkilendiği boşanma hadiselerinin yol açtığı olumsuzluklara alternatif bir çözüm olabilir. (Kilbride, 118)
• Meselenin psikolojik boyutları da vardır. Meselâ Müslüman, Hıristiyan veya bir başka dinden yeni evlenmiş pek çok Afrikalı hanım, kendisini iyi bir koca olarak ispatlamış bir erkeğe ikinci eş olarak gitmeyi tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Aynı şekilde pek çok kadın, gerek yalnızlıktan kurtulmak, gerekse işbirliği yapmak için evde ikinci, üçüncü bir eşi kabul etmektedir. (Hillman, 92-97) Meselâ, Nijerya’da 15-59 yaş arası kadınlar arasında yapılan bir ankete katıklıların % 60’ı çok eşliliği tasvip ederken, kırsal Kenya’da yapılan bir ankete katılan 27 kadından 25’i, bir erkeğin tek hanımı olmaktansa, birkaç hanımından biri olmayı tercih ettiğini belirtmiştir. (Kilbride, 108-109)
• Burada ilave edilmelidir ki, günümüz İslâm toplumlarıııda çok büyük oranda yaygın olan, tek kadınla evliliktir. Bu toplumlarda çok ka¬ dınla evlilik vakası, Batı toplumlarıııda evlilik dışı ilişkilerden çok daha az sayıdadır. Ünlü Amerikalı Hıristiyan vaiz Billy Graham, şöyle yazıyor: “Günümüzde Hıristiyanlığın çok evlilik konusunda uzlaşmaya gitmemesi, aleyhine bir durumdur. İslâm, birtakım sosyal hastalıklara karşı sınırları ve çerçevesi çizilmiş bir çare olarak çok evliliğe izin vermiştir. Hıristiyan ülkeler, tek kadınla evlilik şovu yapıyorlar ama, uygulamada hepsinde çok eşlilik var. Bugün kimse, Batı toplumlarıııda metreslerin oynadığı rolü bilmiyor. Bu noktada İslâm, temelden iffet, namus ve İnsanî fazileti koruyan bir dindir. Toplumun ahlâkî bütünlüğünü muhafaza etmek için çok kadınla evliliğe izin vermekle birlikte, her türlü gayr-ı meşrû ilişkiye de kapıları kapamaktadır.” (Abdürrahman Doi, Womarı in Shari ‘ah , 76)
• Bütün bunlardan sonra, hepsinden önemli olan şu husus bilhassa belirtilmelidir: “Tabiat”ta bitkiler ve hayvanlar dünyasında da görüldüğü üzere, evlilikten asıl maksat üremedir, çoğalmadır. Evlilik ilişkisinin verdiği lezzet, üremenin gerçekleşmesi adına bir avanstır. Bir kadın, ayın belli günlerinde ve genel olarak 50 yaşından sonra üremeye hizmet etmez. Buna karşılık erkek, ortalama 70 yaşma kadar, hattâ daha da öteye ve yılın her gününde üreme adına müsaittir. Şu halde, evliliği tek kadınla sınırlama, onu asıl maksadına hizmetten alıkoyma demektir. Kaldı ki, yukarıda belirtildiği üzere İslâm, çok kadınla evlenmeyi emretmez, fakat yasaklamaz da. Onu bir izin, bir ruhsat olarak kabul eder ve evliliğin sebep olduğu, ailenin geçimi ve miras gibi konularda hukukî düzenlemeler getirmiş bulunmasının yanısıra, bu ruhsatı uygulamada manevî-ahlâkî kaideler de koymuştur (Şerif Muhammed’den özetle).
Köle-cariye meselesini değerlendirirken, aşağıdaki noktalar göz önüne alınmalıdır:
• İslâm, her şeyden önce, kölelik ve/veya cariyeliği getiren bir din olmayıp, kendisini bu uygulamanın uluslararası çapta ve en acımasız şartlarda sürdüğü bir ortamda bulmuştur. Yine her şeyden önce mesele, bir savaş hali ve savaş esirlerine nasıl muamele edileceği meselesidir. Kölelik, hattâ değişik ad ve usullerde cariyelik dünya toplumlarıııda daha düne kadar görülürken, İslâm, 14 asır öncesinden bu meseleye neşter atmıştır. Tarih içindeki Müslüman toplumlarda görülen ve tasvibi mümkün olmayan bazı uygulamalardan sorumlu olan İslâm değil, kendilerini İslâm’a nisbet eden insanlardır.
• Modern dünyada uluslararası hukukun tarihi birkaç asır öncesine gitmezken, İslâm, gerek savaş gerekse esirlere muamele ve daha başka uluslararası hukuk alanına giren meselelerde kaideler ve yasalar koymuş, öyle ki, 12 asır önce İmam Muhammed eş-Şeybanî, bu sahada Es-Siyeru'l Kebîr adlı eserini kaleme almıştır.
• İslâm, esir edilmiş kadınların da öldürülmesini yasaklarken, onları Müslüman aileler arasında dağıtmış, eğitilmeleri ve kendileriyle evlenme veya başkalarıyla evlendirilmeleri üzerinde hassasiyetle dumıuş ve evlenip de veya efendilerinden çocuk sahibi olanlara hür kadın statüsü tanımıştır. Ayrıca, hürriyetlerine kavuşturulmalarını şiddetle tavsiye etmiş, o kadar ki, Din’i uygulamada yapılan pek çok hatanın karşısına kefaret, yani o hatayı giderici ceza olarak köle veya cariye azad etmeyi koymuş, bunun büyük sevap getiren bir davranış olduğunu beyan buyurmuştur.
• İslâm, kadın olsun erkek olsun hiçbir ayrım yapmadan insana çok büyük değer ve şeref bahşetmiştir. Bu sebeple o, kadınları değerlendirirken, eğitimi, şahsiyeti ve karakteriyle gerçek İnsanî mertebeye yükselmiş kadınları muhsan(a) (korunmuş) kadınlar olarak ele almıştır. Manevî-ahlâkî, dolayısıyla gerçek İnsanî değerlerden yoksun ve kendisini tamamen fizikî bir nesne olarak gören ve takdim eden bir kadın, muhsan(a) bir kadın değildir. İslâm, her insanın, her kadının kâmil insan olmasını hedeflerken, bu seviyeye ulaşmaya öncelikle bir eğitim meselesi olarak bakmış ve bu eğitimin her kademesi içiıı ayrı kaideler koymuştur. Kısaca, kölelik-cariyelik konusunun eğitime ait ve psikolojik bir yönü de vardır.
• İslâm, hukuk alanında, hakim olduğu toplumdaki eski ve kendisine ters düşmeyen yasaları yerinde bırakır; bu yasalardaki yanlışlıkları tashih eder veya yeni yasalar koyar ve bütün bunları yaparken tedricî bir yol takip eder. O kadar ki, bazı kötülüklerin giderilmesi ve güzelliklerin yerleştirilmesi uzun bir zaman, eğer mesele bir toplumun değil, bütün toplumlarm meselesi, yani uluslarası bir mesele ise asırlar alabilir. İşte İslâm, kölelik ve/veya cariyelik meselesinin kökten çözümünü, meselenin bilhassa uluslararası hukuka ve münasebetlere ait yönü olması itibariyle, zamana ve insanlığın olgunlaşmasına bırakmıştır. “
Talak 4:
Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.
https://youtu.be/pBsTb04SpKg?t=42
Enfal 1:
(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”
Ganimetlerin taksimiyle ilgili bir surenin giriş kısmı, ayrıca mü’minlere ganimet için savaşılamayacağını asıl önemli olanın Allah’ın rızasının olduğu anlatılır. Buradan bütün malın Peygambere ait olduğu anlamı çıkarılamaz çünkü aşağıda vereceğim diğer ayetlerde zaten nasıl bir taksim yapılacağı açıklanmıştır.
Allah’ın savaşsız olarak onlardan alıp da Rasûlü’ne ganimet olarak bahşettiği mallara gelince –ki, siz o mallar için at da deve de koşturmadınız, fakat Allah, kimleri dilerse, onlar üzerinde rasûllerine hakimiyet verir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir. Allah’ın, fethedilen ülkelerin halklarına ait bulunup da savaşsız olarak Rasûlü’ne bahşettiği mallar, (beşte biri) Allah(’a ait olmak üzere Rasûl’ü) için, ayrıca Rasûl için, O’nun yakınları için, yetimler için, yoksullar için ve yolda kalmışlar içindir. Ki o mallar, içinizdeki zenginler arasında devredip duran bir servet haline gelmesin. Rasûl (o mallardan size ne verirse) onu hoşnutlukla alın (ve İslâmî bir hüküm olarak) size neyi getirip tebliğ ederse, onu kabul edin ve sizi neden men ederse ondan da geri durun. Allah’a gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının. Muhakkak ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır. (Bu ganimet malları, ayrıca) o fakir Muhacirlere aittir ki, onlar yurtlarından çıkarılmış, mallarından mahrum bırakılmışlardır; onlar, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk peşindedirler ve Allah’ın dinine ve Rasûlü’ne yardım etmektedirler. Onlar, (imanlarında ve üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmede) gerçekten samimi ve sadıktırlar.
Enbiya 33:
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
“Yüzmektedirler” ifadesinden boşluğun aslında dolu olduğu çıkarılır. Elimizdeki bilgilere göre tabii ki de uzayda maddesel bir ortam yoktur, ancak orada mutlaka bir şeyler olduğuna ve ileriki tarihlerde keşfedileceğine inanıyorum.
Kainatın sudan yaratıldığına dair bir okuma parçası: http://www.yaklasansaat.com/evren/buyuk_patlama/buyuk_patlama.asp
Evrim:
Bir maymunun sonsuz zaman içerisinde rastgele tuşlara basarak günümüzdeki -insan hariç- her yönüyle hatasız işleyen dünyayı yaratmasına, hiç de inanasım gelmiyor. Ki insanın cüz-i iradesine bırakılmış eylemleri haricinde o bile kusursuz çalışıyor.
Yoktan koca bir evrenin oluştuğuna; yıldızların ve gezegenlerin kendi başlarına mükemmel bir şekilde hizaya girip yörüngelerine oturduklarına inanamıyorum. Cansız bir ortamdan nükleik asitlerin oluştuğuna, nükleik asitlerden bakterilerin, bakterilerden de günümüzdeki canlıların oluştuğuna da inanamıyorum.
Adem ve Havva'nin cocuklarinin ensest iliskileri aciklamasi daha mantıklı geliyor.
İŞTE 2 DAKİKADA EVRİMİ ÇÜRÜTEN O VİDEO!! , şaka şaka ama şu makaleyi okumanı tavsiye ederim:
http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilaevrim.asp
Fen lisesi ile de ispatlanamayan bir görüşü nasıl bağdaştırdığını anlamıyorum.
Kuran’ın çok anlamlı olması:
Bence belirsiz, yoruma açık demek doğru olmaz ancak çok anlamlıdır. Çünkü Kuran’da x hem doğrudur yem yanlıştır gibi bir şey ancak ayetin doğru yorumlanmaması ile ortaya çıkar. Kuran’ın gerek evrensel olması gerek de kendinden sonraki herkese hitap etmesinden dolayı ve de Allah’ın bir varlığı sadece tek bir sebeple yaratmamasından ötürü ayetlerde çok anlamlılık vardır. Mesela aile hukuku ile ilgili emir ve yasakları anlatırken aynı zamanda insanın fıtratına dair ipuçları da verebilir(salladım).
https://www.youtube.com/watch?v=3zQjFdYwwcY
Kutuplara yakın yaşayan insanlar dair:
“İslâm, ibadet vakitlerinin belirlenmesinde, her zaman, her yerde ve her seviyede insanın görebileceği işaretleri esas almıştır. Bu bakımdan, bilimsel ve teknik gelişmelere ve hesaplamalara, onlardan istifade edilse bile, mutlaka gerek duyulmaz. Bazıları, bu şekilde kutuplarda namaz vakitlerinin tesbit edilemeyeceği itirazında bulunmaktadırlar. Böyle bir itiraz, eksik coğrafya bilgisinden kaynaklanmaktadır. Gece ve gündüzlerin 6 ay kadar sürdüğü kutup bölgelerinde 24 saatlik zaman dilimi çerçevesinde sabah ve akşamın işaretleri o kadar açıktır ve bu işaretler o kadar düzenli görülür ki, halk buna göre yatma, kalkma ve diğer işlerini yapma vakitlerini kolayca ayarlayabilmektedir. Saatlerin yaygınlaşmadığı zamanlarda, Grönland, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde oturanlar, günün ve gecenin saatlerini ufukta beliren çeşitli işaretlere göre ayarlarlardı. Bu işaretler, kendilerine günlük programlarını düzenlemede yardımcı olduğu gibi, ibadet vakitlerini ve bu arada sahur ve iftar yemeklerini tesbit etmelerinde de yardımcı olurdu.”
Ayrıca Ra’d suresi 41. Ayete göz atabilirsin.
Allah neden tütün ürünlerini yasaklamamış:
Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.
Ayette geçenlerin dışında herhangi bir şey konusunda helal/haram diyemeyiz. Ancak Kuran’da Allah’ın insana emaneti olan vücuda zarar verilmesi yasaklanmıştır.
Peygamberin eşleriyle ilgili kısımlar:
“Seks hayatına yer verme” ve “kac kariyla evlenmesi” konusunda açık konuşup ayet örneği verebilirsin çünkü bu konuda kullandığın üslup kadar ekstrem bir ayet hatırlamıyorum. Bir tek Ahzab 37 olabilir o da açıklandı. Peygambere ve eşlerine ait verdiği bazı örnekler vardır, bunlar diğer insanlar Peygamberi örnek alsın diyedir.
Peygamberin çok eşliliği → https://sorularlaislamiyet.com/peygamber-efendimizin-zevceleri-kac-tanedir-cok-evlenmesinin-hikmeti-nedir
Kuran, neden köleliği ve tecavüzü yasaklamıyor:
https://sorularlaislamiyet.com/islamiyetin-koleligi-kaldirmak-icin-tedbirler-aldigini-soylediniz-bu-tedbirler-nelerdir-kolelik-0
Nikahlı eşin dışında ilişkiye girmenin yasak olduğu bir durumda(zina) tecavüze nasıl yasak değil denilebilinir?
Kuran mealinde ‘düşün’ kelimesini arattım 124 sonuç çıktı. 124 kere düşün kelimesinin geçtiği bir kitabın dinine nasıl beyne ihtiyaç yoktur dersin?
Saygılar.
submitted by akunal to u/akunal [link] [comments]


2015.04.14 19:00 jdsmithson **WEEKLY VINYL RELEASES WEEK OF APRIL 14 2015**

Hey! This is the week to add to your vinyl collection, so do it! In addition to this weekend's RSD 2015 releases, the below are out as of today, so grab these to get you by until Saturday. There are some cool ones this week. Be sure to go to Spotify and subscribe to the /WVR Weekly Playlist. I hope you all have a great RSD experience!
ROCK/ALTERNATIVE ROCK/METAL
FOLK/COUNTRY/CHRISTIAN
BLUES/JAZZ/SOUL
RAP/HIP-HOP/ELECTRONIC/REGGAE/FUNK
OTHER
submitted by jdsmithson to WeeklyVinylReleases [link] [comments]


2014.11.24 12:04 jdsmithson **WEEKLY VINYL RELEASES WEEK OF NOVEMBER 25 2014**

Y Alright my pals! This is Black Friday week! Most of us are excited about the Record Store Black Friday 2014 releases at the end of this week, at least I know I am. I have a few releases on my radar that I hope I can score. Take a look at the list if you haven't already and be sure to support your local record stores this Friday by going to score a couple of these. Even if you can't find a release that intrigues you, stop by and grab a newly released record. Most record stores will have other great deals besides the RSD Black Friday releases. Below are this week's releases, so enjoy and have a great Thanksgiving/Black Friday week! Be sure to post your purchases here on /WeeklyVinylReleases or /vinyl. We want to see them! Also, NO FLIPPING please! This puts a ruin on what Record Store Day is all about. Leave the releases for the vinyl lovers! One last thing...I will be posting the info about the November Monthly Contest this week, where you can win a free vinyl record from me, so be sure to check back so that you can enter. It will end this Saturday, November 29th, so act quick! Thanks pals!
ROCK/ALTERNATIVE ROCK/METAL
FOLK/COUNTRY
BLUES/JAZZ/SOUL
RAP/HIP-HOP/ELECTRONIC/FUNK/REGGAE R
OTHER
A
submitted by jdsmithson to WeeklyVinylReleases [link] [comments]


Rusça Yer Edatları. Rusça Bulunma, Kalma, -de, -da ... GECE GİZLİCE AQUAPARK 'TA KALMAK!! - YouTube YouTube Buket Sena - YouTube A-Link Başlangıç Seviye Rusça. 13. Ders 3. Bölüm. Adın -de Hali (Kalma Durumu)

Ders Geçme-Kalma Durumları - Abant Izzet Baysal Universitesi

  1. Rusça Yer Edatları. Rusça Bulunma, Kalma, -de, -da ...
  2. GECE GİZLİCE AQUAPARK 'TA KALMAK!! - YouTube
  3. YouTube
  4. Buket Sena - YouTube
  5. A-Link Başlangıç Seviye Rusça. 13. Ders 3. Bölüm. Adın -de Hali (Kalma Durumu)
  6. Doğada hayatta kalma teknikleri -Doğada yaşam - YouTube
  7. Ders geçme, Kalma, Şartlı / Koşullu geçme, Sınıf geçme Nasıl olur ?

Rusça eğitimlerimize Rusça yer edatlarını -de, -da yani bulunma ve kalma durumlarını öğrenerek devam ediyoruz. Ayrıca Rusçada yalın halde bulunan isimlerin b... GECE GİZLİCE AQUA PARKTA KALMAK!! videomuz sizlerle. Arkadaşlar bugün Antalya Belek'te Beş Yıldızlı Innvista Hotels Belek in Aquaparkına gece gizlice girdik ... HERKESE MERHABA BEN BUKET! Kanalımda eğlence, makyaj, bakım, saç modeli, yemek, kendin yap videoları, vloglar ve daha fazlasını bulabilirsiniz. Sevdiğiniz videoların ve müziklerin keyfini çıkarın, orijinal içerik yükleyin ve tümünü YouTube'da arkadaşlarınızla, ailenizle ve dünyayla paylaşın. Doğada hayatta kalma tekniklerini anlatan kısa belgeselimiz. Tibetan Music, Healing Music, Relaxation Music, Chakra, Relaxing Music for Stress Relief, 2853C - Duration: 6:00:22. Yellow Brick Cinema - Relaxing Music Recommended for you Ders geçme, Kalma, Şartlı / Koşullu geçme, Sınıf geçme Nasıl olur ?